Thursday, May 24, 2012

Devlet hastanelerinin dayanılmaz rezilliği


Milyonlarca kişi söyledi, birde ben söylüyorum: Bu memlekette paran varsa en iyi doktor sende, yoksa git başının çaresine bak. Yine milyonlarca kişinin dile getirdiği üzere 'paranın gözü kör olsun'.
Geçenlerde yaşadığımız bir olay yüzünden işimiz düştü devlet hastanelerine. İstinye Devlet hastanesine git, rapor al, baltalimanı kemik hastanesine götür, onlar seni el cerrahisine sevk etsin, haydi randevu al bir hafta kadar bekle bu sefer. Bu arada bahsi geçen kırık parmak annemin. Alınması gereken raporlar ise ancak devlet hastanesi tarafından verilirse kabul ediliyor.
Kırık parmağımızın hikayesi trajik, önce İstinye Devlet hastanesine gidiyoruz, doktorumuz müneccim olduğundan olsa gerek röntgen çekilmeden geri yolluyor annemi, akşam oluyor ağrılar artıyor, annem duramayacak durumda, hemen evimize yakın olan Baltaliman'ı hastanesine gidiyoruz, o esnada futbol oynarken ayağı kırılmış hasta mı ararsınız, kolu çıkmış hastalar mı.. O kadar önemli vaka olunca tabiki doktor parmak kırığını 2. plana atıyor. Lütfedip röntgene bakıyor ve 'gidin kantinden atel alın gelin' diyor. Bir nevi kendi işinizi kendiniz görün hesabı. Gidip atelimizi alıyoruz, 'bu değil, öbüründen alın' diyor. Elimiz mahkum yine gidiyoruz.
Aslında dış görünümleri pırıl pırıl doktorlar. Ama muamele berbat. Gözlemliyorum oturup. Yaşlı teyzeler, muhtaç amcalar hepsi boyunları bükük, belli ki acı çekiyorlar ama belli etmiyorlar. Devlet hastanesi orası 'dur şurda avazım çıktığı kadar bağırayım, şımarıklık yapayım' yok tabi. Oturacak yer bulmuşsan ne ala. Bulamamışsan birde kırık kolunla bekle ayakta, doktorun gönlü olsunda senin adını çağırsın.
'Ayşeeeeee' diye bir ses inliyor koridorda, yaşlı bir teyze kolunu kırmış, büyük ihtimalle düşmüş. 'yazık çok ta güzel baklava mantı açıyordur bu teyze' diyorum içimden. Teyze yavaş hareketlerle ilerliyor, aynı doktorun sesi bir daha inliyor 'Ayşe yokmu Ayşe'.
'Geliyorum' diyor cılız bir ses. Bende gidiyorum teyzenin arkasından, zaten oda filan yok ortada muayene ediyorlar. Doktor genç, belli ki henüz asistan, hızlı bir hareketle çekiyor Ayşe Teyzenin elini. 'Ben sana bu eli kullanmayacaksın demedim mi?' diye bağırıyor. Ayşe teyze utana sıkıla 'vallahi kullanmadım oğlum' diyor.
Doktor yüksek sesle 'hayır, kullanmışsın işte, laf dinlememişsin' diye bağırıyor.
O an doktora gidip 'Sen kimsin?' demek istiyorum. Okumakla oluyor mu bu iş? Sen okumuşsun bu insanlara şifa dağıtmak için, azarlamak için değil.
İçim içimi yiyor, sessiz çığlıklar atıyorum.
Kolunu açmıyor, bakmıyor bile doktor. 'Ayşe'nin kocasııııı' diye sesleniyor.
Kalabalığın arasından başında kasketli bir amca çıkıyor. Boynu bükük, karşısında doktor var tabi, sert çıksa, sen nasıl muamele yapıyorsun bize dese, sağlık hizmetinden de olacak.
Orda beklediğim o dakikalar bana ızdırap olarak geri dönüyor. Sırada başka bir amca var bekleyen 'senin neyin var?' diye bağırıyor doktor uzaktan.
Okumak bizi daha çok eşşek yapmak için değil, bizi adam etmek için değil midir oysa? Eğitim seviyelerini geçtim 30 yaşında biri 80 yaşında birine 'sen niye söz dinlemiyorsun?' diye azarlayabilir mi? Hoşgörümüzü nerelere sakladık ta bulamıyoruz şimdi?
1 hafta içerisinde 3 kere gidiyoruz aynı hastaneye. En son raporumuzun alınacağı gün ise greve denk geliyoruz.
Sardalya kutusu gibi üst üste istiflenmiş bir sürü hasta insan umutsuzca TEK bir doktor onlara baksın diye bekleşiyorlar.
Saygı, sevgi, hoşgörü, mütevazilik bitmiş.. çoktan kaldırmışız raflara, tozlanmış bile..
Hepimize geçmiş olsun..
irem
Kendime Not: Kendimi Milan Kundera sandığımdan olsa gerek bütün başlıklarımı 'şunun dayanılmaz eziyeti, bunun dayanılmaz hafifliği' şeklinde attığımı farkettim. Yaratıcı başlıklar lazım :)

No comments:

Post a Comment