Saturday, November 10, 2012

Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine

Nerede kalmıştık? Kitap kulübümüz diyorduk. Son zamanlarda aldığım en dahiyane karardı bir kitap kulübü kurmak, tabi kurmakla olmaz, sadık ve istikrarlı katılımcılar lazım, güzel okurlar lazım. Onları da buldum ya benden ve bizden mutlusu yok. 1. senemizi devirdik. Geçen sene Eylül ayı civarlarında henüz sadece bir fikirken onu alıp, büyüten ve her ne koşulda olursa olsun koşa koşa gelen dostlarla dolu bir klübüz biz. Artık bizden korkabilirsiniz çünkü eski Türkçe bir başyapıt bile devirdik. Bknz: başlık.
Şimdiye kadar ayağımızı suya sokmamızı sağlayacak bir çok yazar okuduk, bir çok yazar denedik, tartıştık. En son geçen ay Murat Gülsoy bize ilham verdi Ahmet Hamdi Tanpınar'ı okumamız için. 
Kendi hakkında yazdığım yazı için bana teşekkür ederek, bunu Twitter'da ve Facebook sayfasında paylaşarak ağzımın kulaklarıma varmasını sağlayan bu çağdaş yazarımızın başucu kitabıydı 'Saatleri Ayarlama Enstitütsü'.  395 sayfalık bu kitabı okudukça gördük ki aslında bir çok yazarın baş ucu kitabıymış. Kitap toplantımız öncesinde dün okulda Amerika'lı arkadaşlarımla sohbet ederken bu kitaptan bahsettim bana kitabı 'başyapıt' yapan şeyin ne olduğunu sordular. İşte cevap okuma birikimi ile gelen bir cevaptı. Çünkü bir çok yazara ışık tutmuştu bu kitap. Örneğin Orhan Pamuk 'Beyaz Kale'yi yazarken bu kitaptan etkilenmişti veya İhsan Oktay Anar'ın 'Puslu Kıtalar Atlası' bu kitap ile benzeşiyordu. Bir çok yazara ilham olan Doğu-Batı sentezi! (veya bocalaması) bu kitapta öyle güzel portrelenmişti ki, kelimeleri zor anlasanız bile okumaya doyamıyordunuz.
Kitaba göre hayatımız saatler üzerine kurulmuştur. Saat aslında mekandır, ilerleyişi zamandır, ayarı da insandır. Yani zaman ve mekan sadece insanla mevcuttur. Her saniyenin değeri vardır, ayar ise bu saniyelerin peşinden koşmaya yarar. Kitabın baş kahramanı Hayri irdal, Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonra hayatı birdenbire değişir ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünü kurarlar. Amaç bütün şehri ve memleketi dolaşıp ayarsız saatleri düzeltmek böylece insan hayatınında bir saniye bile harcamamaktır. Halit Ayarcı'ya göre iyi ayarlanmış bir saat bir saniyeyi bile ziyan etmez (zira bu içtimai bir cürüm, korkunç bir günahtır). Düşünün diyor Halit Ayarcı, eğer herkes saat başı bir saniye kaybetse bu saatte 18 milyon saniye etse, bir günde 3 milyon dakika eder, bu da 50.000 saate eşit olduğunuz düşünürsek demekki senede kaç insanın ömrü birden kaybolmaktadır. İşte burdan yola çıkarak kurulan bu şirketin çalışanları yolda insanların yollarını keserek saat kontrolü yapmaya başlarlar, ayarsız saatler için ceza keserler. Tabi bu kitabın sadece bir bölümü. Aslında 4 bölümden oluşuyor kitap. Fakirlik içinde geçen çocukluk dönemi Tanzimat öncesi dönemin bir allegorisi aslında. Daha sonra sırayla Tanzimat dönemi, Cumhuriyet dönemi ve batılılaşma sürecinin sancıları sembollerle allegorik bir yönden anlatılmış. Viyana'da Batılı eğitimi almış Psikanaliz uzmanı Dr Ramiz, kimlik arayışı içerisinde geçen o dönemin bir portresi aslında. Hayri İrdal'ın ilk karısı Emine eski kültürü yansıtırken, onun ölümüyle birlikte gelen ve yenilikçi dönemi yansıtan Pakize ise yozlaşmışlığın ve ahlaki sapmaların bir portresi.
Her kitapta olduğu gibi biraz o dönemi bilir tanırsanız kitabın tüm kapıları size açık. Örneğin halası tam ölmüşken ve gömülmek üzereyken niye birden ayıldı ve sapasağlam eve döndü? Bu 2. Tanzimat  dönemine bir göndermemiydi? Bozuk duvar saatinin adı niye Mübarekti? Öyle umarsız yaşayan Hayri birden ilk karısının ölümü üzerine nasıl bu kadar duygusallaşabildi? Hatta enstitünün kendisi bile o zamanlarda kurulan bir sürü gereksiz saçma sapan enstitüye bir gönderme mi? Modernleşme sürecinde ille de kendi iç dünyamızdan uzaklaşıp o takım elbiseyi mi giymemiz gerekmektedir? Saatleri Ayarlama Enstitüsünün işlevini yitirdiği raporunu niye Amerika yazar? Halit Ayarcı'ya niye trajik bir son çizilmiştir? İşte bunlar gibi bir sürü sorular yönelterek okuyorum kitabı.
Bitirdikten sonra ise huzur içerisinde kitabı kapayıp 'Oh bir başyapıt bitirmek gibisi var mı?' diyorum kendi kendime.
Bir toplantımızı daha dostane sohbetler, güzel yorumlar ve lezzetli çikolatalar ile bitirdik.
8 Aralık Kitabımız Leyla Erbil'in ilk romanı 'Tuhaf bir Kadın'.
Şimdiden hepimiz kitabın adında bile kendimizden birşeyler bulduk sanırım..
Tüm kitap kulübü üyelerime mutlu okumalar..
irem .. 

No comments:

Post a Comment