Sunday, November 25, 2012

Zemberekkuşu'nun Güncesi / Murakami

Yeni bir yazar keşfettim, biliyorum aslında geç kalınmış bir keşif bu zira kendisi ilk romanını 79 yılında yayınlamış ve o yıldan beri düzenli olarak 2-3 senede bir şaheserlere imza atmış.
Ben ancak keşfedebildim çünkü uzun yollardan, uzak diyarlardan gelen bir yazar kendisi. Çok ünlü bir Japon yazar, Haruki Murakami. Son zamanlarda kitapçılarda rastlamış olabileceğiniz neredeyse bin sayfalık bir romanı var '1Q84' isimli, okumak yürek ister, cesaret ister. Önce kültürü bileceksin, yazarı tanıyacaksın bileceksin ki kitap anlam kazansın. Bende de uzak doğu yazarları kültürü neredeyse sıfır. Yıllar önce bir Çinli yazar okumuştum, birde bu sene Nobel'i alan yazarın adını duydum ama henüz okumak nasip olmadı. Japonya desen ancak 'bir Geyşa'nın Anıları kitabından girip, Pearl Harbor'dan çıkabilirim, o kadar limitli bir bilgi dağarcığı. Aylardır kafamda büyüttüm de büyüttüm, tanışmak için can atıyorum Murakami ile. 
Her bir kitabı 600-700 sayfa. Birde hangi kitaptan başlamak lazım sorusu var tabi. 
Geçenlerde okulda 'kitap haftası' var, hepimiz sınıfımızın ve ofisimizin kapısına en sevdiğimiz kitapların isimlerini asıyoruz. Kitap zevkimizin tuttuğu bir arkadaşımın listesinde 'Wind-up Bird Chronicles' ı görüyorum Murakami'ye ait. Tamam diyorum. Kitabımı seçtim. Şimdi bir ikincil sorunum var o da Türkçe mi okusam İngilizce mi. Kanyondaki -en sevdiğim- D&R'a giriyorum. İngilizcesi 20TL civarı, Türkçesi 36TL. Elim Türkçe çevirisine gidiyor çünkü Japonca dili Türkçe'ye çevirilmeye en müsait dillerden biriymiş. 

***

Kitaba başlar başlamaz sarıyor beni, daha birinci sayfadan ana karaktere çok ısınıyorum. Çalıştığı hukuk bürosundan yeni ayrılmış Toru Okada ile karısına makarna yaparken tanışıyoruz. Arkadan telefon çalıyor, esrarengiz bir kadın var telefonda, kayıp bir kedi var, bir çıkmaz sokak var, karısı Kumiko'nun ilgisiz tavırları derken Toru Okada'yı çıkmaz sokağın sonundaki 'Asılmışlar Evi'  nin bahçesinde yeni yetme bir genç kızla sohbet ederken buluyoruz.
Kayıp kedilerini bulmak için bir medyuma başvuran Kumiko sayesinde Psişik güçleri olan 2 medyum kadında romanda itina ile yerlerini alıyorlar. 
ve Noboru Vataya. Toru Okada'nın hiçbir zaman yıldızının barışamadığı milletvekili kayınbiraderi. Aynı zamanda kayıp kedisinin de adı. 
Zemberekkuşu'nun Güncesi adını her sabah Toru ve Kumiko'nun arka camına gelip kiikiii diye dünyanın zembereğini kuran kuştan geliyor. Kış gelip te Zemberekkuşu sıcak diyarlara göç edince uğursuz olaylarda başlayıveriyor. 

***

Murakami, 737 sayfa boyunca gerçeklik ile hayal dünyasını alıp, eğip büküp, birleştirip harmanlıyor ve sonunda da gerçeklik ile bitirmeyi tercih ediyor. Anlıyoruz ki yine hayal dünyaları, yine paralel evrenler, yine ayarı kaçmış ruhlar, yine fantazi öğeleri her yazarın olduğu gibi Murakami'nin de vazgeçilmezi. (Ayarı kaçmış ruhlar betimlememi de çok sevdim. Hepimizin biraz ayarı kaçık değil mi?) 
Kitap öyle anlaşılması zor veya karmaşık bir yapıda değil. Aksine sadelik ön planda. Sıkıcı betimlemeler, yazarın uzun rüyaları yok. Sadece 2-3 yerde Çin-Japon politikasına giriyor, Mançuryadaki askeri birliklerin hikalerinde fena halde sıkılıyorum. Beni daha çok Toru'nun hayatı ilgilendiriyor. Hepimizden bir parça var onda. Terkedilmişlik, dışlanmışlık, kaçıklık, yoksunluk, çılgınlık, tekdüzelik ve daha niceleri. 
Murakami' nin beni vurduğu nokta ise kitabın demirbaşı bir sembol; kuyu. 
Çıkmaz sokaktaki evin bahçesindeki kuyu. Bir gün baş karakterimize bir hikayesini anlatıyor çok değer verdiği birisi, ve diyor ki: 
'Çıkacaksan en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman; ineceksen en derin kuyuyu bul ve dibine in.' 
Toru uğursuz olaylar silsilesinin daha birinci etabında bir kuyuya inmekte buluyor çareyi. Kendini bulmak, uzun uzun düşünmek ve bir deniz kabuğu misali içine çekilip gerçekliği sorgulamak için. Kuyuda geçirdiği günlerin sayısı artıyor, kuyuya inen çıkan misafirler ve objelerde. 
Hepsine tek tek değinmeye zaman yetmez ama bir gerçek var ki yazar için 'kuyu' kendi kitabını ifade etmek için kullandığı baş öğelerden biri. 
Hani Türkçe'de de İngilizcede de bir deyim vardır 'yer yarılsa da içine girsem' diye, işte kuyu o.
Kuyu, yer altı. 
Kuyu, yerin dibi. 
Kuyu, her düşüşte sıfırdan başlamak. 
Kuyu, 'her inişin bir çıkışı vardır' cümlesinin Japon edebiyatında form bulmuş hali. 
Kuyu küllerinden doğmanın simgesi. 
Kuyu, 'yerin dibindeyim başıma daha kötü ne gelebilirki?' nin can bulmuş hali. 
Kuyunun kokusu, görünümü, duvarına yaslandığında verdiği his ile insanlığın onu yorumlama biçimini aldığınızda karşınıza çıkan şey 'harmanlanmış mecazi anlam ve gerçeklik'. 
700 küsur sayfalık bir roman devirmişsin, bir baş yapıt daha alt etmişsin, ama gidip kuyuya takılmışsın diyenler... sizin içinde her inişin daha güçlü bir çıkışı yok mu? İşte Toru her çıkışında daha bir kuvvetli daha bir bilinçli. 
Birde kitaba adını veren Zemberekkuşu var. Hani şu her gün dünyanın zembereğini kuran. 
Yazar orada da bir masaya konulup, zembereği kurulan mekanik bebeklerden bahsediyor. Hani şu kendi iradeleri olmayan, başkalarının kurmasıyla çalışan, ve ancak amaçsızca sağa sola savrulan mekanik bebekler.
Kuruldukları süre boyunca hiç arzu etmedikleri işler yapan, ve sonunda masanın kenarına kadar varıp boşluğa düşen mekanik bebekler.
Yani BİZ. 

***
Murakami'nin önünde saygıyla eğiliyor ve eğer sabrınız var ise okumanızı tavsiye ediyorum. 
Sevgiler;
irem ...


No comments:

Post a Comment