Tuesday, December 18, 2012

Kadının adı 'hala' yok..

Küçükken annem evden çıktığı anda koşa koşa kitaplığın başına giderdim, orada hiç te yaşıma uygun olmayan 6 tane kitap keşfetmiştim, işin cazibesi işte, en tepede, en ulaşamayacağım yerde yan yana duran o kitaplar belki bir kuralı  kırdığım için belki de değişik birşeyler keşfettiğim için fena halde cezbediyordu beni. Annem dışarı çıksın da ben bu kitapları hatmedeyim istiyordum, sayfalarına gizli nişanlar koyuyor, tekrar tekrar okuyordum. Kitapların 6sı da aynı yazara aitti. Belki de Türkiye'nin gelmiş geçmiş en meşhur feminist yazarı Duygu Asena'ya. 'Kadının adı yok';  'Değişen bir şey yok'; 'Aslında aşk da yok'; 'Kahraman hep erkekler' gibi isimleri olan bu romanların çoğu ezilmiş ve söz sahibi olmayan kadını anlatıyordu, birkaçı aynı zamanda uygunsuz bulundukları için mahkeme kararı ile toplatılmıştı. Ama bu her şeyi daha da cazip kılıyordu benim onları okumam için. O kitaplarla öyle duygusal bir bağ kurmuş olacağım ki, evden taşınırken annemden izin istemiştim, bunları alıp kütüphaneme koyabilirmiyim diye. Annemin o an anlamadığı, belki umursamadan dediği sıradan bir 'Evet' beni ne kadar mutlu etmişti anlatamam. Sanki çocukluğumu da beraberimde götürüyor gibiydim.
Duygu Asena benim Feminist Edebiyatla ilk tanışmamdı.
Toplumda sesi çıkmayan kadınlara karşı okuduğum ilk veryansındı belki.. 
Sonra Virginia Woolf geldi, sonra Joyce Carol Oates geldi benim için, hepsi kadınlığı anlattılar, hepsi kadın olmayı, kadın olmanın haklı gururunu, hatta yalnızlığı en güzel şekilde sundular. 
Kadını anlatan her romana taptım. Ahmet Altan'ın romanları girdi hayatıma, Murathan Mungan'ın kadın'ı en mükemmel şekilde anlattığı romanlar girdi. Kadınlar için savaşan insanlara hep gıpta ettim. 
Ezilmiş kadın hikayeleri hayatımın her yerindeydi. Yeri geldi dayak yiyen kadınlardan nefret ettim, yeri geldi üzüldüm onlar için. Bastırılmış duyguları için ağladım. Yaşanmamışlıklarına üzüldüm. Hayatı yaşayamadıklarını, kapasitesiz bir erkeğin gölgesi altından kaldıklarını düşündüğüm de çok oldu. Eş dost ve tanıdıklar ile sohbet ettim orada burada, sesini çıkaramayan kadınlara büyük bir öfke besledim kendimce. Ezilmişliğe isyan ettim. Karmakarışık duygulardaydım anlayacağınız. 
***
Gün oldu devran döndü, yine benzer bir hikaye dinledim. Yine kahroldum, sinirlendim, öfkelendim Sesini duyuramayan bir başka kadın için. Eli kolu bağlanmış, şartları kısıtlanmış, karanlık odalara kapatılmış bir kadın hikayesi dinledim. Ne kendine, ne aklına ne de sevgisine mukayet olamayan ve ona her deneni yapan bir kadın hikayesiydi bu. Ne elindeki şeylere sahip çıkabiliyor, ne de çekip gitmeyi biliyordu. O kodlanmış bir şekilde ona söyleneni yapıyor, haklarını savunmuyordu. Özgürlüğünü, ruhunu ve bedenini alıp çekip gidivermek fikri onu öylesine korkutuyordu ki işte bu yüzden razıydı o kilitli kutuya girmeye. Razıydı çıkmamaya, ve kabul etti güneş ışığını görmemeyi (sözde!) kendi rızasıyla. Bu bizim kutumuz, buyur bunun içine sığdır kendini diyordu Erkek, normlarını kabul ettirmeye çalışırken. Çok ama çok sinirlendim bu duruma. 
Sonra durdum bir an ve kendi öz eleştirimi yaptım. Belki bazı kadınlar onlara ne yapmaları gerektiği empoze edildiği sürece mutluydu, belki bu onun DNA'sında, genetiğinde, damarında akan kanındaydı. Belki o kadın özgür bırakıldığında ne yapacağını bilemiyor ve güdümlenmek istiyordu. 
İşte bu noktada bir kez daha o kadın'a 'sadece' acıdım. İleride duyacağı pişmanlıklara, torununa anlatıp övünemeyeceği cesaretine (-sizliğine) ve boyunduruk altında yaşamayı tercih etmesine.
Hayatta ne istediğini bilmemek kadar kötü birşey yoktu, hayallerinin olmadığı bir dünya yaşanacak bir dünya değildi.. ÇÜNKÜ HAYAT YAŞANDIĞI KADAR VARDI...
Şimdilik bilmiyordu... Ama ileride bilecekti...
Sessizce onun düşünce dünyasının kapısını çekip çıkarken,  şunu mırıldanırken buldum kendimi:
'Kadının adı 'hala' yok sevgili Duygu Asena... Hala yok... 
Sevgiler;
irem 

No comments:

Post a Comment