Monday, January 14, 2013

Bir yazarın beynine davetli olmak ...

Bazen hayal dünyalarına dalmak çok iyi geliyor bana, 1-2 saat bile olsun bir filme dalmak, bir kitaba kaptırmak dünyanın tüm kötülüklerini alıp kısa süreliğine bir rafa kaldırmak, dolaplara hapsetmek...

Geçtiğimiz Cumartesi günü aynen böyle mutlu bir an yaşadım. Hem de öyle bir hayal dünyasına daldım ki çıkabilmek mümkün değil. Bu dünyanın kendi dili var, sıra dışı insanları, farklı yaşam tarzları var. Bu dünya 1937 yılında yaratılmış bir dünya. Onu yaratan öyle bir beyin ki.. Bunu üretebilen bir beyinle keşke oturup konuşabilsem saatlerce dedirten cinsten. Ne yazık ki bu dünyanın yazarı hayatta değil. Çok yıllar önce göçmüş bu dünyadan. Bu kadar ünlü olduğunu hiç bir zaman bilemeyecek. J. R. R Tolkien'dan bahsediyorum. Yüzüklerin Efendisi üçlemesinden de önce yazdığı Hobbit kitabının filme çevrilip vizyona girmesi ile filme akın eden milyonlar da eminim benim gibi filmin bir saniyesinde bile gözlerini kırpmadan izlemişlerdir. Hayal ürünü, kurgu kitapların babası sayılıyor kendisi. Yazarın ölümünden sonra oğlu bastırmaya karar vermiş kitapları. Harry Potter, Yıldız Savaşları, Avatar, Taht Oyunları ( George R.R Martin) gibi destansı hikayeler, hayali gezegenler, paralel evrenler, büyücüler, sihirler, hep sonradan yazılmış çizilmiş. Bu kadar önemli bir eser sinemalara gelirde koşa koşa gitmez miyiz hiç. Tabi bunun birde üç boyutlusu var, Imax'i var. Imax şimdilik en iyi teknoloji, bu da bir tek İstinye Parkta var diye 2-3 hafta bilet bulmak için beklememiz gerekti. Sonuç: üç buçuk saat boyunca hayatın durduğu ve sadece Hobbitlerin, cücelerin ve bilimum karakterlerin dünyalarına girdiğiniz bir şölen. Bu arada 3.5 saatlik film sadece kitabın başı, yani devamı gelmeye devam edecek yönetmen Peter Jackson sağolsun.

İşin tuhafı, ben hiç bir zaman bu kitapların fanatiği olmadım, hep gerçekçi hikayeler, biyografiler, sanat filmleri peşinde koşturduktan sonra öyle bir dönem geldi ki bambaşka bir dünya keşfettim. Bunda öğrencilerimin de etkisi büyük malum vampir hikayeleri, ortaçağ romanları onların uzmanlık alanı. Gerçek dünyanın aksine çok fazla hayalciydi bu dünyalar. 12 yaşında büyücülük okuluna yollanan bir çocuğun hikayesini sayfaları tekrar tekrar çevirerek okudum. Değişikti, farklıydı. Gerçek dünya kadar sıkıcı değildi. Hem 'iyi-kötü' çoğunlukla dengeliydi , kötüler kazanmıyordu nihayetinde. İnsanlar ufak tefek şeyler için birbirini kırmıyordu, bambaşka bir boyuttaydı bu hayali karakterler. Daha büyük dertlerle belalarla uğraşıyorlardı, kendilerinden fedakarlık ediyorlardı. Bu da bir nevi problemlerinizi hafifletiyor hatta önemsizleştiriyordu, ders veriyordu. Bir yazarın beynine davetli olmaktan daha güzel bir şey var mı şu dünyada? O beyinler ne hikayeler üretiyordu, ne yaratıcı fikirler üretiyorlardı biz ise ne boş işler peşinde koşturuyorduk çoğu zaman.
Onlar sıradan ve tek düze yaşamlara karşı çıkıyorlardı farkında bile olmadan. Geçenlerde çok kar yağdığı  günlerden birinde Elif Şafak'ın gazete yazısını okudunuz mu bilmiyorum. Ama bir kar tanesinin ne kadar sıkıcı ve renksiz olduğunu düşünüp, dışarı çıkıp kara mor renkli sprey sıkıp, mor kar yarattığından bahsediyordu. Hangimiz kar yağışına bakıp 'acaba niye mor kar yağmıyor?' diye iç geçirmişiz ki?
Yaratıcılık güzel şey, eleştirel düşünce, farklı hikayeler yaratmak hayatı güzelleştiren şeyler.
İşte bu yüzden bir öğrencim en ufak yaratıcı bir fikirle bana geldiğinde onlara hikaye yazmalarını, bu hikayelerini geliştirmelerini söylüyorum, işte bu yüzden onların hikayelerini, dünyalarını dinlerken çok mutlu oluyorum, işte bu yüzden Cumartesi günümü Hobbitler ile geçirmeyi tercih ettim, çünkü o dünyaya dalmışken, telefonum çantamda titremiş durmuş, twitterda kim ne yazmış hiç önemli değildi. Sadece patlamış mısırım ve ben vardık. Ellerim tamamiyle mısır pakedine daldırılmış, göz kapaklarım kapanmamak üzere kocaman açılmıştı.

Bazen hayal dünyalarına dalmak çok iyi geliyor bana, 1-2 saat bile olsun bir filme dalmak, bir kitaba kaptırmak dünyanın tüm kötülüklerini alıp kısa süreliğine bir rafa kaldırmak, dolaplara hapsetmek...
Ellerin patlamış mısırın içinde, bir yazarın beynine davetli olmak...
Daha güzel bir şey var mı?

İrem...

No comments:

Post a Comment