Friday, February 21, 2014

Ustam ve Ben üzerine notlar..

Elif Safak 'Ustam ve Ben' Romanı 
Nice romanlar devirdik kitap kulübümüzde, nice Ahmet Ümitler, Yaşar Kemaller, Tahsin Yüceller, İhsan Oktay Anarlar, Leyla Erbiller...
Kimilerinin ardından görev bilinci ile yazdım, kimileri hakkında içimden yazmak gelmedi...
Ama bu son ay okuduğumuz roman bir başkaydı. 'Hemen bunun hakkında yazmalıyım' dedirtti.

Bir başka dokundu yüreğime.. İçimden gürül gürül aktı geçti Elif Şafak'ın 'Ustam ve Ben' romanı.

Çok nadirdir benim son sayfasına geldiğimde 'Keşke biraz daha devam etseydi..' dediğim romanlar.
Çoğunlukla 350-500 sayfa arasındaki bir romanı okur, sindirir, üzerine biraz düşünür, ve üzerimde bıraktığı etkiyi cebime atar yoluma devam ederim. Geçen sene okuduğum bir Murakami romanı üzerinde böyle takılıp kalmıştım, bir de bunda..
Çocukluğumdan beri okuduğum Osmanlı Tarihi üzerine kurgulanmış romanlara düşkünlüğüm müydü beni bu kitaba yakınlaştıran? Yoksa eserlerine hayran olduğum Koca Sinan'ın hayatına dokunması mıydı?
Yoksa Osmanlı'ya bir hayvanat bahçesi gözünden bakılması mıydı? Cevap belki az biraz hepsi, belki hiç biri.
Nev-i şahsına münhasır bir roman bu. İlginçtir. Ana karakter Cihan gibi gözükse de aslında değil, kitap Cihan'ın ağzından dökülmüş olsa bile hatta Cihan'ın perspektifinden anlatılmış olsa bile yine de baş kahraman değil Cihan. Öyle olsa ne Çota'nın kalbine konabilirdik, ne Üstad Sinan'ın.
Oya gibi işlenmiş bir roman bu. Nakış nakış işlenmiş. Her bir sayfasında başka bir hikaye, her bir karakteri ayrı bir dünya. Hele bir de Çota yok mu. Ah o tatlı beyaz fil, Çota.
Hissiyatlı, bir o kadar espirili... Kıskandığı filin örtüsünü çekip alıp üzerinde tepinecek kadar zeki, sahibinin aslında gerçek bir filbaz olmadığını açık etmeyecek kadar uyanık, hakikatte bir savaş fili olmasa da Cihan'ı mahcup etmeyecek kadar sadık. Nice Sultanları taşımış sırtında, şantiyelerde çalışmış, Sermimar'ın, kalfaların yoldaşı olmuş. Ama en çokta Cihan'ın. Şah'ın hediyesi olarak Sultan Süleyman'a hediye gönderildiğinde, o çetrefilli deniz yolculuğundan sağ salim çıkmışlar beraber.
Tabiki herkes gibi bende en çok bu beyaz filin gerçek olup olmadığını merak etmiştim kitabı okurken.
Evet, Osmanlıda bir çok çeşitli hayvan, Zürafa, Tavus kuşu, fil vardı, ama Çota kurguydu.
En çok Çota'nın sonunu yakıştırdım romana. Enfes bir bitişti, şanına yakıştı. Romanı okurken hep içimden 'inşallah yazar fili öldürmez, yoksa çok üzüleceğim.' diyordum. Ama öyle tatlı bitirdi ki, üzülmedim Çota için, aksine yüzüme bir gülümseme yerleşti. Pi' nin yaşamı (Life of Pi) romanında Kaplan ile Hintlinin dostluğu nasıl unutulmazlar arasına girdiyse burda da benzer bir tat aldım.

Cihan'a gelince.. yalnız.. çok yalnız aslında. Kalabalık içinde bir yalnızlık onunkisi.
Diğer kalfalar Yusuf, Nikola ve Davud var, Ustası var, Çota var, Mihrimah var.
Ama o hakkı yenen, zindanlara atılan, aşkına ulaşamayan, aşkından dolayı hiç evlenmemiş bir mecnun profili çiziyor. Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlığının ta kendisi gibi 100 küsur yılı deviriyor yalnızlığı ile.
Cihan'ın ilk başlarda Kaptan Garreth'a boyun eğip onun için hırsızlık yapıyor olması hiç hoşuma gitmemişti zira Cihan saf ve zavallı bir karakter olarak tanıştırılmıştı ama hırsızlıktan hiç gocunmuyordu. Kaptan'ın çenesini kapatabilmek için ufak tefek çalıp çırptığı şeylerden asla pişmanlık duymuyordu. Daha sonra Kaptan'ın ölümü ile iyilik ve kötülük dengelendi sandık ama bu kez de hakkı yenen bir Cihan çıktı karşımıza. Hayata dair bu kadar çok şey kaybetmesine acımış olacak ki yazar, -
(SPOILER) Cihanın da sonu şanına yaraşır bir şekilde yazmış. Agra'da onu yaşatacak bir oğul bırakıyor gerisinde. 'Osmanlı diyarında sahte bir hintliydim, oğlumsa Hindistan'da hakiki bir Osmanlı oldu...' diyor ve tamamlandığını göremeyeceği Tac Mahal'de adını, kalbini ve dizelerini bırakıyor gerisinde.

İhsan Oktay Anar'ı bilenler bilir, onun 'Puslu Kıtalar Atlası' romanını baş ucu romanı yapanlar bir hayli fazladır. Onun romanlarının tadını aldım biraz bu kitapta. O da Osmanlı'yı tarih kitabı gibi tekdüze anlatmak yerine -mesela- lağımcıların gözünden anlatmayı tercih eder, mesela Veba illetini farklı bir gözden anlatır, Ağaları zindanlara kapatır, hükümdarların saraylarını ziyaret eder. Bazen takip edemezsiniz karakterlerini, o kadar hızlı akar geçer. Ustam ve Ben romanında da bu izlere rastladım.

Dile gelince... İngilizce yazmış, Türkçe yazmış artık eskisi kadar ilgilendirmiyor beni. 'Kalbim Türkçe ama beynim İngilizce' diyor yazar bir söyleşisinde. 'Sentezlemeyi seviyorum' diyor.
Bana da bu dil şölenini zevkle okumak kalıyor, sözcük dağarcığı muazzam, kelimeler asla sıradan, bayağı, basit değil.
'N'oluyo burda yaaa' tarzı yazımları çok gördük, çok okuduk, çizdik üstlerini. Bir blog yazısı yazar gibi roman yazanların arttığı bir ülkede Elif Şafak'ın önünde şapka çıkartıyorum. Türkçesini eleştirenlere de bir selam çakıp geçiyorum.
Elif Shafak dilimizi unutmamamızı sağlarken aynı zamanda ona sahip çıkmamız gerektiği mesajını da veriyor okuyucuya. 'Bir lahza bile düşünmedim' diyor 'lahza' kelimesini bulmacalardan çıkarıp cümle içinde kullanmak onunkisi... Bir hazine deşer gibi deşmiş eski Türkçe kelimeleri, eski sandıklardan çıkarır gibi.

Karakterlerini de tıpkı kullandığı dil gibi ince ince işlenmiş. Önce Cihan ile tanışıyoruz, ardından Korkunç Kaptan Garreth ile, ardından sarayın bahçesinde ki hayvan terbiyecileri Olev, Mirka ve diğerleri..
Osmanlı'ya hiç çingenelerin gözünden baktınız mı? Sahi dışlanmışlar mıydı? Buyrun Balaban karakterine ve yaşadığı yere.. İlk başta aralarında sert rüzgarlar estirip, sonunda en büyük kıyağı yaptırıyor yazar Balaban'a.  Peki ya bedenlerini satan kadınların gözünden bakmak aklınıza gelmiş miydi? Yaşam tarzlarına, konuşmalarına konuk ediyor yazar bizi. Dahası elçiler, hayvan terbiyecileri, hadım edilmiş ağalar, şehzadeler var romanda.

Ve Mimar Sinan.. Hey gidi Koca Sinan.. İlginçtir.. Sinan üzerine yazılan romanların yarısı eserleri üzerineyse, diğer yarısı da Mihrimah'a olan aşkının derinliklerini anlatır. Oysa Şafak hiç değinmiyor bu konuya, kenarından bile geçmiyor. Aksine aşığımız Cihan burada.
Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa, Hürrem Sultan, Hesna Hatun, Sokollu, Ayas Paşa, Lütfi paşa... Neredeyse dönemin tüm önemli karakterleri itina ile anlatılmış, ama daha çok kurgulanmış.
Hatta yetmemiş yazar Roma'ya uzanmış ve Saint Pietro'nun kubbesini inşaa etmekte olan Michaelengelo'nun evine bile konuk olmuş. Büyük Üstad'ın evini bir resim gibi çizmiş romanında. Karanfil Kamil Ağa'nın nizamını, disiplinini; zindanların karanlığını, nem ve leş kokusunu; Sahaf Simeonun dükkanının kokusunu nakış nakış işlemiş. Rasathane inşaatı ve yıkımı esnasında dil ağırlaşıyor, biraz zorlandım, ama tarihe dair bilmediğim detaylar o kadar güzeldi ki bir dakika bile sıkılmadım.
Hem bir jonglör gibi karakterler ile bir güzel oynamış, hem kronolojiye sadık kalarak (küçük sapmalar hariç) hayal ile gerçeği buluşturmuş.
Öyle güzel yoğurup harmanlamış ki neresi gerçek, ne zaman kurguya dönüşüyor anlamıyorsunuz.

Dönem romanı yazmak gerçekten zor o yüzden Elif Şafak'a hakkını teslim etmeliyiz.

Bendeniz, nacizane bir mübadele öyküsü yazmaya başladım geçenlerde. Karakterime bir sandık eşya toplatmak istedim. Takıldım kaldım. Acaba o dönemin kumaşları ne idi, kıyafetleri nasıldı, ipek mi tafta mı pamuklu mu? Çeyizlik danteller nasıldı? Gaz lambaları, divan, döşek..  yastık uzun çift kişilik miydi? ..
En ufak bir yanlışımda okuyucu affetmez dedim, ve başladım araştırmaya, dönem videoları, dönem filmleri, dönem şarkıları.. derken bir deryanın içinde buldum kendimi.
Ustam ve Ben'i okurken aklımın bir köşesinde hep bu vardı. Nasıl bir araştırma, nasıl bir emek olsa gerek savaş sahnelerini yazmak, sarayın içine sızıp, Sinan'ın şantiyelerinde gezinmek, Edirne'ye uzanmak, İstanbul'a konmak bir kuş misali..
Elif Şafak tüm alkışları hakediyor.
Seveni ile sevmeyenine, eleştirenine, intihal diyenine, Türkçesi bozuk diyenine ve daha nicesine rağmen yazarın büyüklüğü ve emeği karşısında saygıyla eğiliyor ve ruhuma dokunan bu roman için kendisine bir teşekkürde bu okurundan yolluyorum.

Alın, okuyun, keyfini sürün;
Sevgiler;
İrem


























No comments:

Post a Comment