Saturday, March 8, 2014

Mario levi ile yazıyorum...

Bu sabah öyle bir mutluluk ile uyandım ki...
İçimden gürül gürül akıyor hatta taşkın bir su misali öyle coşku ile etrafa saçılıyordu mutluluğum.
Tabiki bu mutluluğun bir sebeb-i ziyareti vardı.
Hayatımda belki ilk kez sevdiğim, istediğim, arzuladığım işi yapmak yolunda bir adım atmıştım.
Adım dediysem de mini mini bir adım.
Hani Harper Lee 'Bülbül'ü Öldürmek' romanında 'It'a baby step... but a step' diyordu, işte benim içinde öyle.
Elimde kurgulanmış hikayelerim, karakterlerim, karalanmış üç-beş satırım ile ben hayatımın orta yerinde öylece duruveriyordum. Belki bir ses, belki bir işaretti beni bu yazarlık kursuna başlamam için ikna eden.
Tam da yazmaya başladığım bir hikayem vardı cebimde. Yürüyüşe çıkmıştım. Bir mesaj geldi eşimden. Bir yazma atölyesinin linkini yollamış ve  'Mario Hoca kurs veriyor, haydi ne duruyorsun kayıt olsana' diye de bir not düşmüştü altına.
Bir dakika bile düşünmeden bu yazı atölyesini düzenleyen Latife Tekin'in başında olduğu Gümüşlük Akademisini aradım.
Ne dediğimi, -hatta neler saçmaladığımı- hatırlamıyorum bile.
Tek bildiğim şey bu atölyenin beni fena halde heyecanlandırdığı idi.
Dün, 7 Mart 2014,  yazma atölyemizin ilk günüydü. 10 dakikalık mesafede oturmama rağmen evden 2 saat önce çıktım, sindire sindire dolaştım Arnavutköyde, içim kıpır kıpırdı. Evde duramadım.
3 katlı ahşap binayı bulmam pek te zor olmadı. İçeri girdiğimde tanışacağım yepyeni insanlara, yaşayacağım yeni deneyimlere, az biraz da bilinmezliğe hazırdım.
-Kapıyı çaldım, galoşlarımı giydim ve üst kata çıktım... Daha sonra öğrenecektim meğer Latife Hanım'ın salonuymuş orası- Müthiş bir deneyim... Bir yazarın evindeyimm... Heyecandan ölüyorum..
Eşim önceden tüyoyu verdmişti bana 'Mario müthiştir, arkadaş gibidir, dersleri hep sohbet niteliğinde geçerdi, bir dakika bile sıkılmazdık.'
Ne yalan söyleyeyim halkan uzak yazarlara ısınamıyorum, o soğukluk eserlerine de geçiyor bir türlü okuyamıyorum. Yazar dediğin Mario Levi gibi, Ahmet ümit gibi olacak, seni sıcacık gülümsemesi ile yakalayıp çekecek kendi dünyasına. Usta olacak, çıraklar yetiştirecek. Böylece mirası hiç kaybolmayacak.
Bir yandan bunları düşünürken diğer yandan da çekingen adımlarla ilişiyorum bir sandalyeye.
Mario levi ilk sorusunu yöneltiyor. 'Sizi buraya getiren nedir?'
Kısaca İstanbul Üniversitesinde Filoloji okuduğumu, gençlere Robert Kolej'de Literature dersleri verdiğimi anlatıyorum, 3 senedir yazdığım blogumu, 6 ay önce doğan bebeğimi, yıllardır ilk kez eve işten yorgun argın dönmek zorunda olmadığımı anlatıyorum.
Yaşımın 30 olduğunu, hikayemi yazmak için geç bile kaldığımı ve diğer endişelerimi kendime saklıyorum.
Bir yazarın hayatından haftada 3 saat çalmanın bile beni ne kadar heyecanlandırdığını, bana ne kadar ilham verdiğini söylemeye utanıyorum.
Atölyede ki diğer 8 arkadaşımın da en az benim kadar parlıyor gözleri.
Bir an kendimi Paris'te ki Shakespeare and Co kitap evinde hayal ediyorum zira dar merdivenli ahşap bir binanın bodrum katındayız, merdivenlerin gıcırtısı beni oraya götürüveriyor. Sanki yıllar öncesindeyiz toplanmışız, birimiz Hemingway, öteki Ezra Pound, beriki James Joyce, ve dünyayı kurtarıyoruz gözlerimizdeki parıltı ve elimizde bir kalem ile.
Belki ileride güzel işler çıkardığımızda, geçmişe dönüp 'bir küçük yazı atölyesinde başlamıştı her şey' diyebileceğiz.
Kim bilir..
Şimdilik tüm arkadaşlarıma ve blogumun okurlarına bir selam çakıyorum.
Ve her şeyden önce Mario Levi'ye bana bu hayalleri kurdurttuğu için, bizi sıcacık gülümsemesi, derin sohbetleri ve güzel hikayeleri ile çepeçevre sarmaladığı için teşekkür ediyorum.

Takipte kalın;
Sevgiler;
irem










No comments:

Post a Comment