Tuesday, April 8, 2014

Sahilde Kafka / Haruki Murakami

İkinci Murakami deneyimimi de başarı ile atlatmış bulunuyorum. Kitabın daha onbirinci sayfasında yazarın kendi kaleminden şu satırlar dökülüyor:
'...Sonra o kum fırtınası bittiğinde nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlamayacaksın. Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın. Yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın. Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu...'
Murakami benim için kum fırtınasının ta kendisi. Bir Murakami romanı devirdiğimde asla eskisi gibi olmuyorum, olamıyorum. 
Kitapta takılıp kalıyorum. Ne demek istedi? Hayal miydi, gerçek mi? Rüya mıydı? Herşey bir alegori miydi? Yoksa ne? 
İlk okuduğum Murakami 'Zemberek Kuşu'nun Güncesi' idi. 1Q84'ü ve İmkansızın Şarkısı'nı sıraya koymuştum ki yüksekten gelen torpille Sahilde Kafa geldi kondu önüme. 
Baştan uyarmakta fayda var; kitap 650 sayfa olmasından ötürü biraz kalın gelebilir; baştan sona anlaşılması zor metafor, imge ve semboller ile dolu olduğu için az biraz zorlayabilir.
İlginçtir, çok kolay okunup ama yer yer geri dönmenizi gerektiriyor. Cümlelerin kolaylığı sizi yanıltmasın çünkü metin Doğu, Batı, Japon Edebiyatlarının karılmış hali. 
Kitabın ilk sayfasında edindiğim duygu şu: Salinger'in milyonların baş ucu kitabı olmuş 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' romanının baş karakteri Holden'ın japon edebiyatında can bulmuş hali. 15 yaşına bastığı gün kendi öyküsünü bulmak için Tokyo'da ki evinden kaçan Kafka Tamura'da, Holden Caufield'ın izlerine rastlayacaksınız. 
Romandaki iki ana karakterin de ortak noktası 'yolculuk' ediyor olmaları. 
Bu edebiyat dünyasının klişelerinden biri gibi gözükebilir. Belki yüzlerce yazar, karakterini alıp yolculuğa çıkarmıştır kendi öykülerini bulabilmeleri ve iç dünyalarında seyahat edebilmeleri için. Bunun içinde en uygun yerler genellikle tren veya otobüs garları, havaalanları, kütüphaneler, ormanlar, ıssız evler olmuştur ki bu romanda da hepsi var. 
İçinde bulunduğu ortama uyum sağlayamayan Kafka Tamura ve Nakata'nın ayrıldıkları bir nokta var; o da şu: Biri hatırlamayı diğeri unutmayı temsil ediyor. 
Biri ne aradığını unutmayı, diğeri ise hiç belleğinden çıkarmamayı tercih ediyor. Peşinde oldukları sırrı çözmeye çalışıyorlar. 
Kelimenin tam anlamıyla Kafkaesk bir roman, bir karnaval tadında olup bitiveriyor herşey. 
İçinde Yunan Mitolojisi var, Şintoizm var, Sigmund Freud'un teorisi baş rolde. Öte dünyaya (ruhani dünyaya) geçiş, zamanda seyahat, doğayla bütünleşme, kader, labirent, kuyu, konuşan kediler, gökten yağan balıklar, yağmur gibi inen sülükler, anlamsızca bayılıp şuurunu yitiren öğrenciler, konuşan bir alt benlik, saklanan duyguların rüyalarda açığa çıkması ve daha niceleri... 
Roman üzerine sayfalarca yorum yapabiliriz, ama yazardan başka kimse tam olarak ne olduğunu çözemez. İki ana karakter aslında bir bütünün parçaları mıydı? Jonnie Walker isimli köpek Amerika'yı mı temsil ediyor? KFC'nin logosunda ki meşhur amca Albay Sanders'ın orada işi ne? 
Gökten yağan sülükler temsili atom bombası mı? Salin gazı mı? Askerler, yazarın savaşa karşı duruşunu temsilen mi oradalar? Kitabın tamamı Oedipus kompleksi üzerine mi kurulu? Nakata neden belleksizliği tercih ediyor? 
ve daha nice sorular var kafamı kurcalayan...
Roman dediğin de bu yüzden var. Beynimizi didik didik etsin, kurcalasın diye. 
Haruki Murakami bu sene nobeli Alice Munro'ya kaptırmış olabilir ama benim gönlümde birinci sırada olduğu kesin.. 
Alın, okuyun, hayallere dalın.. 
Sevgiler;
irem 

Murakami'nin diğer kitabı hakkında iki sene önceki yazımı okumak isteyenler ...












No comments:

Post a Comment