Monday, September 1, 2014

'Çıplak ve Yalnız' üzerine notlar...

Çıplak ve Yalnız.. Ve AllahŞükür ve Şah ve Felek ve Akide ve Asiye ve Mesut Akarsu ve Yasemin ve Hikmet ve Muzaffer Amca ve ve ve tüm diğer karakterlere selam olsun.
Kitabı bitirmek yirmi günümü almış olsa da, bitirdim ya.. Oh ya..
İlk izlenimin şu;
İlk 200 sayfa 'of çok eğlenceli, harikulade bir roman, karakterler, kurgu, mekan müthiş..
Sayfa 200-550 'E hadi ama, biraz fazla mı uzadı ne? Aynı şeyler üzerinde döndük durduk, of pof'
Son 50 sayfa 'Roman bitiyor ey okur ama dur bak şu da var, bu da var, biri gitti, öteki öldü, beriki evlendi, hurraaa işte bunlar da aile sırları, ha bir de katili açıklıyorum. NOKTA.
Dile kolay 600 sayfa devirdik Hamdi Koç'un son romanı Çıplak ve Yalnız'da. Roman yayınlandığının birinci senesinde Orhan Kemal ödülü ile de taçlanınca, biz de kitap kulübümüzün yaz okuması için seçelim okuyalım dedik. İyi de ettik aslında. Şahsen ben Mesut Akarsu gibi tuhaf, mıymıntı, sinik, salak görünümlü ama aslında pek zeki bir karakterle tanıştığıma pek memnun oldum. Hatta romanın ilk başında vuruldum onun bu takıntılı hallerine. Yazar ana karakterini öyle iyi portrelemiş ki ( kendisinden pek çok şey kattığını düşünüyorum) ancak bu kadar eğlenceli seyahat edebilirdik Mesut ile.
'Köyden indim şehire'nin tam ters versiyonu olan roman, bir yaşındayken köyden ayrılıp, yıllar sonra amcasının ölümü üzerine dönen (zorla döndürülen) Mesut'un şaşkınlığı, köy insanını tanıma çabaları, oraların raconunu, arsa-arazi meselelerini, fındık ticaretini, eli silah tutmayı öğrenmesi, altın tabancalar, 45'likler, mermiler, borç harç, alacak, faizler, töreler...
Arka fonda ise 1960 darbesi, Menderes'ler, Yassıada hikayeleri, askere hizmet eden avukatlar, yargıçlar.. Darbe dönemini ise Mesut'un pek ünlü aktrist karısı ile telefon konuşmalarından takip ediyoruz. (Bu arada dinlenen telefonlar tanıdık geldi mi?)
Kıssadan hisse, bu romanda ki bütün karakterler çok eğlenceli, az biraz da garip. Hatta bu romanın ölüleri bile bir değişik. Mezarlarını beğenmiyorlar, yer değişikliği talep ediyorlar, hatta halkla iç içe yaşıyorlar.
Roman 600 sayfa olunca mekanlarda değişiklik gösteriyor. Ankara'da bir garsoniyerde başlayan hikaye, Ünye, Fatsa, Gölevi, kasaba hamamı gibi yerlere uğruyor. Uğradıkça da çok eğlenceli tasvirler ve karakterler ile karşılaşıyoruz. Ölüler ile konuşan Huriye'nin sırra kadem basması, Akide'nin çocuğunun gerçekte kimden olduğu, Rıza'nın katil olup olmadığı, ölmüş bir amca ile öldürülmüş bir amca arasında ki farkı, Mesut'un anlattıklarının ne kadarının doğru olduğunu ve ne kadarının şizofrenik beyni tarafından uydurulduğuna ise karar veremiyorum.
Roman aynı zamanda yüksek miktarda Gotik öğe içeriyor. Bunlar arasında benim favori bölümüm kitabın başında yer alan morg-cami-gasilhane ve cenaze kısımlarıydı. Buralarda yazar anlatım tekniği ile harikalar yaratıyor. Tabi tüm bu gotik öğeler size itici gelmiş olabilir ama okurken sizi sarıp sarmalayan bir anlatıma Mesut'un espirilerini koyunca hiç rahatsız etmeyen sahneler çıkıyor karşımıza. İç karartıcı gibi dursa da aslında bir büyülü gerçeklik Mesut'un yaşadığı.
Hem bu dünyaya ait hem de değil. Daha kitabın en başından dünyanın ağırlığını Mesut'un omuzlarında hissediyoruz. İş çantası görünümlü iç çamaşırı çantasıyla bir hayli komik bir imaj çizmesinin yanı sıra bir de özgüvensiz bir yanı var. Tuvalete girdiklerinde AllahŞükür ile kendini kıyaslaması, titizliğinden ödün vermemesi, bütün roman boyunca 'çay içelimmi abi?' sorusu ve bunun gibi bir çok olay Mesut'un ne kadar takıntılı bir adam olduğunun kanıtı.
Ben uzunluğuna ve ara ara gereksiz tekrarlarına rağmen bu romanı gayet başarılı buldum. Üzerinde uğraşılmış, iğne ile oyalanmış her bir karakter. Kurgusu da basit görünümlü ama gittikçe derinleşen bir kurgu.
Son olarak, roman'ın perspektifi de onu başarılı kılan tekniklerden biri.
Yazar bize 'gelin size 1960'ların karadeniz'ini anlatayım' dese, muzaffer amca'dan başlasa bu kadar heyecanı olmazdı. Mesut'un herş şeyi sıfırdan öğrenip, keşfederken ki saflığı daha bir inandırıcı, daha bir keyifli.
Eğer bir küçük eleştiri yapacaksam; o da bazı yerlerin gereksiz uzatıldığı olacaktır. Ama anlatımın da Mesut'un mıymıntı karakteri ile orantılı olduğunu düşünürsek geriye bir tek bu 600 sayfalık kitabı elinize alıp, güzel bir kahve yapıp, uzanıp, okumaya başlamak kalıyor...

Bu arada kitap kulübümüz 20 Eylül'de bu romanı tartışmak üzere toplanacak.. İlgilenenler, katılmak isteyenler bana lütfen iremuzunhasanoglu@gmail.com 'dan ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar,
irem













1 comment:

  1. Orhan Kemal Roman Ödülü nasıl verilmemelidir?
    http://www.insanbu.com/a_haber.php?nosu=1619

    ReplyDelete