Tuesday, May 12, 2015

Konuk yazar aldık, bize Gaziantep'i anlattı... Buyrun keyifle okuyun..


Bu kez yazıyı ben yazmadım ama bu kadar güzel derlenmiş bir yazı da havada kalsın istemedim. Buyrun size çok kıymetli bir tanıdığımın Gaziantep gezi notları derlemesi... Okurken acıkabilirsiniz, dikkat :) 
Sevgiler, 

İrem 

*

İşte evden eve gezimizin tamamı

Umarım yolculuk notları beklentileri karşılar. Bu kez aynı günde değil , gezi dönüşünden sonra yazıyorum. Elazığ ve Malatya gezilerini her yönden aşan bir gezi oldu bu. Bu kez yanımda otuz yıllık arkadaşım Engin vardı. Bir insanı tanımak için birlikte yolculuk yapın derler ya Engin tam yolculuk yapılacak insan. 
Gezimiz aslında Eylül ayı başlarında planlanmış sayılır. Engin 'işe gidip gelmekten başka hayatımda bir değişiklik yok' dediğinde 'aslında günübirlik başka şehirleri bile gezip gelebiliriz' demiştim. O bu fikri çok tuttuysa da Mayıs ayına kadar boş vakit ayarlamadı. Ben ise o sırada bu fikri çok tutup geçen sürede çok güzel anılar bırakan iki şehir dolaştım. 😊
 *
Gezi günü gelip çattığında sabah 4.30'da uyanıp hazırlandıktan sonra evden çıktık. Bizi havaalanına götürecek arabayı beklerken yağmur başladı. Gideceğimiz yer 29 dereceydi ama mecbur yanımıza yağmurluk aldık tabi. Sağanak yağmur altında geçen rahat bir yolculuktan sonra havaalanına vardık.Tabi trafik olmayınca saat altıyı çeyrek geçe havaalanındaydık. Check-in yaptırdıktan sonra kapıya yakın salona gidip kahvaltımızı ettik. Uçakta gecikme yoktu. Üstelik uçağa geçişimiz merdiven inip çıkmadan bağlantı tüneli ile oldu. Uçağa binerken yol boyunca uyumayı kararlaştırmıştık. Gerçekten de öyle yaptık. Gaziantep’e indiğimizde bagaja çanta vermediğimiz için bekleme sorunumuz yoktu.  Arabamız gelene kadar havaalanı önünde fotoğraflar çektik. Gelen araba uçağın daha geç ineceğini düşündüğü için biraz beklememize sebep oldu. Arabamızı aldıktan sonra Engin’in ilk işi plakayı ezberlemek oldu. GRV harfleri için önce grev sonra da görev sözcüğünde karar kıldı.  
Arabayı alırken aklıma geldi ilkokul ikinci sınıfı okuduğum Çobanbey köyünü de görebiliriz diye. Bağlı olduğu Oğuzeli ilçesi on dakikalık bir yoldaymış. Hem de yolumuzun üstündeydi. Tabii önce ışığı yanan benzin depomuzu doldurmamız gerekiyordu. Benzinimizi alıp Oğuzeli’ne gittik. Orada Çobanbey yolunu sorduk. Esnaf bilmiyordu ama telefonla bir bilene sordular. Telefondaki kişiden Suriye’deki çatışmalar nedeniyle  Çobanbey köyünün boşaltılmış olduğunu ve sadece jandarma karakolunun olduğunu öğrendik. Bu girişimdeki başarısızlıktan sonra Gaziantep’e hiç girmeyip Zeugma Antik kentine çevirdik rotamızı. İpek Yolu üzerinde olan bu yerleşim yerinin adı geçit anlamına geliyormuş. Biz yola çıktığımızda çok ismini duyduğumuz Zeugma müzesini göreceğiz diye düşünüyordum sonra baktım bu bir buçuk saatlik yol bizi mozaiklerin asıl çıkarıldığı yere götürüyor daha mutlu olduk. Nizip ilçesine 15 dakika kadar uzaklıkta Birecik barajının üzerindeydi Antik kent. Kazı yapılan yerin üstü kapatılıp koruma altına alınmıştı. Ancak 500 metre kadar bir yola araba ile giriş izni yoktu. Biraz derdimizi anlatınca jandarma karakolundaki Ahmet Bey önce beni sonra da Engin’i kazı yerine götürdü. Hayatımda ilk kez motora bindim ama aklımıza fotoğraf çektirmek gelmedi. Birecik barajının çok güzel bir manzarası olan tepede yapılan kazılarda hem yüzyıllar önce yapanların hem de bunu açığa çıkarmak için uğraşanların takdire değer emeği vardı. Orada tanıştığımız dört genç ile birlikte fotoğraf çektirdik. Edebiyat Öğretmenliğinde okuyan Balıkesirli Burcu’nun da telefonunu aldık. Dönüş yolu aşağı doğru olduğu için çok daha rahattı. Tek sıkıntı 30 dereceyi geçen sıcaktı. Şapkalarımızı yanımıza almamız çok işe yaradı. Oradaki fıstık ağaçları önünde de fotoğraf çektirdik. 

Birecik baraj gölünün manzarası çok güzeldi. Üstünde taşımacılık da yapılıyormuş. Nizip’ten geçerken Birecik yolunu sorduk. Hazır bu kadar yol gelmişken Halfeti’ye gitmek ertesi gün şehir dışına çıkmadan rahat rahat gezmemizi sağlayacaktı. Sonradan Urfa istikametine kadar bunca yol gelip Urfa’yı gezmediğimize üzülecektik. Birecik bana ilkokuldayken (1970 li yıllarda) nesli tükenme tehlikesinde olan Kelaynak kuşları belgeselini hatırlattı. 45 yıl sonra artık bu tehlike kalmadığı gibi Kelaynak yetiştirme çiftliği bile açılmış. Birecik tarihi görüntüsü olan Fırat nehri kıyısında güzel bir kasaba. Çarşısında birine Halfeti yolunu sorduk. Çok güzel bir tariften sonra (Çünkü TIR şoförüymüş. Gaziantep’te yol sorduğumuz çoğu insan yabancı olduğunu söyleyip yol tarifi yapamıyorlardı. Ancak dükkan sahipleri ve taksi şoförleri yol sorulacak çok candan doğru insanlar.) sizin ‘navagasyonunuz’ yok mu diye komik bir telaffuzla akıl verdi. J
Aldığımız bu güzel tarifle Halfeti’yi çok kolay bulduk. Önce Yeni Halfeti, sonra da Eski Halfeti tabelalarını sorduğumuzda, 2000 yılında yapılan barajlarda sular altında kalanların Yeni Halfeti’ye TOKİ tarafından yerleştirildiklerini öğrendik. Fırat kıyısındaki Eski Halfeti’ye indiğimizde ki iniş yolunda manzara çok güzeldi bir çocuk tekne turlarından bahsetti. 20 lira adam başı 60 kişilik teknelerle 1 saatlik tekne turu varmış. Ama onlar için sıra beklemek yerine özel bir tekneyle kişi başı 150 liraya yemek dahil tur da olabileceğini söyledi. Aklımıza yatmadı. Biraz ilerleyip yemek için bir yer arayalım dedik. Park yeri sorduğumuz Müslüm adlı bir genç ağbisinin çalıştırdığı göl üzerinde bir lokanta önerdi. Seçenek olarak gölden tutulan şabot balığı veya Haşhaş kebabı vardı. Ertesi gün zaten et yiyeceğimiz için balığı tercih ettik. Hesap 55 lira yazılmıştı 50 lira aldılar.  Yemeği beklerken adının Dilek olduğunu öğrendiğimiz genç cabbar bir kadın Çorum’dan gelen kalabalık bir kadın grubunu tekneye yerleştirdi. Fakat hem canlı hem teypten aşırı yüksek müzik bizi çok rahatsız ettiğinden bu tekne turu cazip gelmedi. Yan masada oturan bir erkek, iki kadın ve bir çocuk olan gruba Dilek hanım  küçük bir tekne turu ayarlamıştı. Eşinin kullandığı tekne ile bizi de götürebileceklerini söyledi. O arada lokanta sahibi bize on liraya tur bulabileceğini söylese de kalabalıkla gitmektense küçük bir pazarlıkla bu tura iki kişi 35 liraya katıldık. Rehberimiz Halil Bey,  bize bir tarafta Birecik Barajı diğer tarafta Atatürk barajı nedeniyle çocukluğunun geçtiği evlerinin, mezarlıklarının su içinde kaldığını anlattı. Yarım saatlik yol boyunca üç yüzlü yıllardan kalma bir kaleyi ve mağaraları gösterdi. Turun son noktasında gene yarısı sular altında kalmış Savaşan köyünde terk edilmiş evlerden birinde çay servisi aldık. Köyün camisi tamamen su altında kalmışken minaresi su üzerindeydi. Orada 15-20 dakika oyalanıp geri döndük.. Sakin, huzurlu bir tekne gezisi oldu. Halil Bey çevreyle ilgili bilgi verirken 10 yaşlarındaki oğlu Oğuzhan (tekneye de onun adı verilmişti) tekneyi kullanıyordu. Tekneden indikten sonra orada yetiştirildiği söylenen eriklerden alalım dedik. Torbalarda satılan papaz erikleri kilosu üç liradan satılıyordu ve gerçekten lezzetliydi. Bu güzel erik ve kayısı  ağaçlarının sular altında kalmasına üzüldük gerçekten. Köyden çıkarken birkaç tane de magnet aldık. Çıkışta tepeden göl manzarasının da fotoğraflarını çekip Birecik üzerinden Gaziantep’e döndük. 
Gaziantep şehir merkezine saat altı sıralarında geldik. Önceden otel ayarlamamıştık. Önce Novotel'e ardından da onun yanındaki İbis Otel'e girip fiyat sorduk ve sonunda İbis Otel'de karar kıldık. Odaya yerleştikten sonra lobideki Nuri Bey’den öğrendiğimiz ciğerci Mustafa’ya doğru yola çıktık. Öğle sıcağından sonra çok güzel bir hava vardı. Lokanta çok lüks görünmese de ızgara ciğer ve ayran güzeldi. Toplam 22 lira gelen hesap bize göl kenarındaki balık pahalıymış dedirtti.  Ancak tatlı için yolumuz uzundu. Neredeyse 1 km hafif bir yokuşu yürüyüp Koçak adlı tatlıcıya gittik. Yanında Güllüoğlu dahil üç baklavacı daha olmasına rağmen tek dolu olan buydu. Yürüdüğümüze üstelik Koçak baklavasını tatmış olmamıza değdi bu iş.  Biz kalkarken Konya basketbol takım otobüsü de gene bu tatlıcıya boşaldı. Dönüş aşağı doğru olduğu için kolaydı. Tatlıcının yanındaki baharatçıdan kırmızı biber, zahter ve nar ekşisi aldık. Otele varışımız on biri geçmişti. Günü anlatmayı düşünmüş olsam da duş aldıktan sonra hemen yatıp uyumanın ertesi gün için çok daha yerinde olacağını düşündüm. Ertesi sabah planımız yedide kalkmaktı ama kalkışımız sekizde oldu.
Önce herkesin dediğine uyup katmer yemeyi düşünüyorduk. Ama içi fıstık ezmesi dolu şekerli hamurun bana göre olmadığını düşünüp yemekten vazgeçtim. Engin de aynı fikirde olunca dokuza doğru otelden çıkışımızı yapıp Zeugma müzesine gittik. Şehir merkezinden anayola çıkıp okları doğru olarak takip ederken yolun ortasına konulmuş deve kervanı heykellerinin  fotoğrafını çektik ve yola devam ettik. Yolu üç kişiye sorup müzeyi bulduk. Ama bizi şaşırtan üç kez önünden geçmemize rağmen müzeyi fark etmemiş olmamızdı. Çünkü Zeugma müzesinin önündeydi deve kervanı. Müze girişinde 10 liralık biletimizi aldık ama kulaklıklar sadece gruplar içindi. Biz iki öğrenci grubuna rastladık. Müze çok modern ve içindeki mozaik panoları yapıldıkları zamanı da göz önüne alırsak harikaydı. Simge olarak çok karşımıza çıkan Çingene kızı mozaiği özel bir odada loş ışık altındaydı. Aynen Mona Lisa’da olduğu gibi ne tarafa giderseniz size baktığını sanıyorsunuz. Kalabalık grupları alt katta bırakıp bu odaya boşken girmek büyük şans oldu. Yan binaya geçtiğimizde daha çalışmaların bitmemiş olduğunu gördük. 
Öğle yemeğine gitmeden önce kaleyi gezmeyi düşünüp tekrar şehir merkezi tarafına gittik. Kalenin etrafında bir tur attıktan sonra arabayı otoparka bırakıp İmam Çağdaş lokantasına doğru yürüdük. Kahvaltı etmediğimiz için çok acıkmıştık ve saat onikiye geliyordu. Asansör olduğunu duyunca lokantanın üst katına çıktık. Bu kadar şık bir lokanta esnaf lokantası gibi müşteri kaynıyordu. Üst katta oturduğumuz masaya bakan Harun isimli garsondan Küşleme istedik. Çok ilginçtir ki Harun bize küşlemenin Halil Usta’nın lokantasında yeneceğini onların özel yemeğinin Ali Nazik olduğunu söyledi. Halil Usta ikiye kadar hizmet verir, gidin orada Küşlemeyi tadın akşama da buraya gelirsiniz dedi. Ben çok acıktığımı ve en azından bir lahmacun yemeden oradan çıkmayacağımı söyledim. Bize birer lahmacun ile birer tas ayran getirdiler. Harun bize gidip arabayı alarak vakit kaybetmektense taksi tutup gitmemizin daha pratik olacağını tavsiye etti. Bu yüzden hemen kapıdan bir taksiye binip Halil Usta’nın lokantasına doğru yola çıktık. Zeugma müzesinin bir sokak arkasında olduğunu görünce yerini bilmemenin nelere mal olduğunu fark ettik. Bilsek müzeden hemen oraya geçer, taksilerle uğraşmazdık. Gerçi taksi şoförümüz çok iyi bir insandı. Üstelik Halil Usta çocukluk arkadaşıymış. Bana da dürüm hazırlanır ben de sizi beklerim beraber döneriz dedi. Dışarıda insanları görünce yer yok sandık ama grup gelenlerden yemeğini bitirenler orada çay içiyorlarmış. Küşlemelerimizi yedik.Ve iyi ki gelmişiz diye düşündük. Küşleme kuzunun sırtının iki tarafından çıkan ince uzun etler. Bir hayvandan iki porsiyon ancak çıkıyormuş. Ama çok yumuşak ve lezzetli. Koyun kokusu da yok. Pideler de çok güzeldi ayranlar da. Çıkıp taksimize bindik. Aşırı bir yağmur olduğu için taksi ile önce otoparka uğrayıp arabamızdan montlarımızı aldık. İnerken Ali Bey durağın arka tarafında köşedeki baharatçı Furkan’ı tavsiye etti.  Zincirli Han sonra da Bakırcılar Çarşısı ve Almalı Han’ı dolaştık alışveriş yaptık.Zincirli han biraz Eminönü’deki Mısır Çarşısı havasında.Yarısı uzunlukta. Aşağı inerken önce bir bakırcıda fiyat sorduk. Sonra bize öğle yemeğinde çok büyük jest yapan Harun’a anahtarlık baktık. Üstüne yazdıracağımız yazı için bir süre karar veremedik. Kısa ve anlamlı olmalıydı. ‘En iyi garson' biraz kötü geldi bize. Sonunda ‘Büyüksün Harun’ yazdırmaya karar verdik ahşap bir anahtarlık üzerine. Anahtarlığımızı alıp Elmalı  (Almalı da deniyor) Han’a girdik. Oradan biraz nar ekşisi, biraz fıstık, biraz zahter, biraz pul biber alıp Bakırcılar Çarşısına geçtik. Hepsi yan yana zaten. Alışverişimizi bitirip eski maden ocağından bozma mağara şeklinde bir kafede özel yapılan kahvelerimizi içtik. Dışarının 30 derece sıcağından sonra orada elektrik sobasının olması çok komik geldi. 
Arabaya binip Botanik Bahçesine doğru yola çıktık. Botanik bahçesinin yanında çok güzel bir park vardı. Önüne park ettik. Dışarı çıkan kızlara Botanik Bahçesini sorduk. Yan tarafta dediler. Ama biraz ötede Gezegen Evi olduğunu orayı da görmemizi tavsiye ettiler. Önce Gezegen Evine yürüdük. Turkcell destekli olan gezegen evi bilim evi gibi bir yerdi. Çocuk grupları oraya gelip deneyler yapıyorlar. Büyük bir grup vardı. Gezegenin içinde film gösterimi vardı. Başladığını duyunca girmek istedik ama dolu olduğu için almadılar. Gruptan olan bebekli bir anne de 8 yaş altı alınmıyor diye kapıdan çevrildi. Biz de temiz bir yer bulduğumuz için tuvalet ziyaretimizi yapıp oradan ayrıldık. J
Yandaki Botanik Bahçesine giriş ücreti 1 lira gibi büyük (!)bir paraydı. İçeri girerken tekrar yağmur başladığı için üstü kapalı bir kameriye’de dinmesini bekledik. Yanımızda nişan fotoğraf çekimi için gelmiş bir çift ve iki arkadaşı daha vardı. Botanik bahçesinde bu çiftten başka birkaç geline daha rastladık. Biraz daha ileride gördüğümüz mekanlar bu iş için gerçekten çok ideal yerlerdi. İçinde 50 çeşit gül olan bahçe, nilüfer çiçeklerinin bulunduğu gölet ve şelale, doğa dershanesi ve içinde değerli ağaçların bulunduğu bölümler görülmeye değerdi. 
Oradan 500 metre kadar ilerleyince yanda Masal Parkı gördük. İçindeki şato bize Eskişehir’deki parkı hatırlattı. Birkaç fotoğraf çekme molasından sonra yolumuza şehir merkezine doğru devam ettik. Yemek için Harun yedi buçuktan sonra gelmemizin daha sakin bir ortamda yemek yememiz için daha uygun olacağını söylemişti. Biz de bütün tarihi tabelaları takip edip şehri dolaştık. Yedi buçuktan sonra kale kenarındaki parkımıza doğru yönümüzü çevirdik. Akşam trafiği vardı biraz ama bu trafik denen olayı İstanbul trafiği ile karşılaştırmıyoruz tabi. :) 
Arabadan çıkıp lokantaya giderken son alışverişimizi şoförümüz Ali Bey’in tavsiye ettiği Furkan’dan yaptık. Orada yediğimiz muska denilen fıstık üzeri pestilli tatlı ikramından memnun kalsak da almak istemedik. Engin zahter ve fıstık aldı. İmam Çağdaş Lokantasına girip hiç tereddüt etmeden arka taraftaki asansöre yöneldik. Üst katta oturduğumuz masa tabi ki Harun’un görev alanındaydı. Aldığımız anahtarlığı kendisine verince yüz ifadesi görülmeye değerdi. Çok memnun oldu. Salata istemediğimiz halde gelen salatanın onun ikramı olduğunu öğrendik. Yanımızdaki masada oturan 4 hanım tokluktan kalkacak halimiz kalmadı dediler. Onlara gezdiğimiz yerlerle ilgili birkaç şey anlattık. Biraz sonra Harun’un yeğeni olduğunu öğrendiğimiz komi cam kenarında boşalan masaya bizi alacaklarını söyledi. Sanırım 3 liralık anahtarlık bizi ayrıcalıklı müşteri yapmıştı. Engin Ali Nazik, ki yandakiler bayılmışlardı tadına, ben de Ali Nazik yoğurtlu olduğu için altı ıslak (Domates üzerinde köfteli ve kuşbaşılı kebap)ısmarladım. Gene ayranımız ve bol maydanoz ile yeşil biberimiz vardı. Öncesinde gelen fındık lahmacunlar bize onların fındıklarının fazla büyük olduğunu düşündürdü. J Yemeğin üzerine baklavalarımızı ısmarladık. Cevizli kalmadığı için ikimiz de duble fıstıklı olan kare baklavadan istedik. Gerçekten güzeldi. Önce birer kutu almayı düşündüysek de sonra taşıma sorunu nedeniyle vazgeçtik. Aşağıda lokantanın sahibini bulup Harun’un da adını vererek teşekkür ettik. Hesap 73 liraydı ikimiz için. 

Parktan arabamızı alıp havaalanına doğru yola koyulduk. 15 dakikalık gecikme ile 23.21’de kalkan uçağımız, denilen saatte İstanbul Sabiha Gökçen havaalanına vardı. Yolculuğumuz saat ikiyi on geçe eve varışımla sona erdi. 

Sonuç mu? Gaziantep gerçekten görülesi, çok gelişmiş bir şehir. Hele bir de yanınızda benim yol arkadaşım gibi bir arkadaşınız varsa böyle bir yolculuğa çok daha fazlası değer. Telaşsız, sakin ve güzel anılarla dolu bir tatil. Yenisi için Ekim ayında Antakya düşünüyoruz…

Sevgiler, 
Gülsen (gulsenoksuz1@hotmail.com)

No comments:

Post a Comment