Friday, June 12, 2015

Followerın kadar konuş ...

Haydi biraz sosyal medya dedikodusu yapalım. Hani şu onsuz yapamadığımız, hesaplarımıza bakamadan iki-üç saati geçirmişsek ellerimizi titreten sosyal medya...
Facebook'uyla, Instagram'ıyla, Twitter'ıyla kabullendiğimiz, ya birinde ya da hepsinde birden boy gösterdiğimiz olmazsa olmazlarımız, yaka süslerimiz, ahkam kesme yerimiz, sanal yuvamız...
Evde saçını tepeden toplamış, ayaklarını altına kıvırmış kanepende yatarken en afili, en mutlu, en gülümseyen fotoğrafımızı koyduğumuz, insanların özel hayatlarını didiklediğimiz, karakterimizi projektör kadar net yansıttığımız mecra...
Kabul edelim onsuz olmuyor. Instagram'da ayak fotoğrafı, tatil fotoğrafı, yediğimiz içtiğimiz, gezdiğimiz okuduğumuz her anın fotoğrafı bir yana bir de satış yapanlar türedi. Kilitli hesapların ardında vergisiz, faturasız dangıl dungul satış yapanlar, yemek yapanlar, örgü örenler, gardrobunun eskilerini satanlar, kavanoz boyayanlar, organizasyon süsleri yapanlar, çin malları, taklit çantalar ve saatler satanlar her geçen gün çoğala dursun bir de takip edeni takip edenler, ünlülerin şakşakçıları, parayla takipçi satın alanlar çoğaldı durdu.
Hal ve gidiş böyle olunca tüm şirketler, restoranlar, oteller kendilerine birer Instagram hesabı açıp takipçi toplamaya, isimlerini bir de oradan duyurmaya başladılar.
'Beni likelasana, sayım artsın' diye mesaj atanlardan tutun, 'takip edersen indirim var' gibi zırva bir dünyanın içine tüplü dalış yaptık, çıkamıyoruz.
Kişisel hesabım yetmedi gidip kitap kulübümün adına bir hesap daha satın alıp sadece okuduğum kitapları paylaşmaya başladım, racon öyleymiş, mecbur daldık içine.
Zaten yarım aklım vardı bir de Ipadden kitap hesabını takip et, likela, followla sonra telefondan kendi hesabına bak derken aklım uçtu.
Gelelim Twitter'a. Gezi Dönemi öncesi elimden saniye düşürmediğim Twitter'ı bilgi kirliliği ve insanların kin kusma mecrası olarak gördüğümden tamamen bırakmıştım.
Ne zaman kitap yazmaya başladım, dediler ki 'Twitter elzem, yayın hayatı orada'. Haydiii, mecbur geri döndük. Güzel bir temizlik yapıp, ağırlıklı olarak yazarları ve yayınevlerini takibe alıp başladım tekrar tweetlemeye... Orası da ayrı dünya. Kin kusmalar, nefretler küfür kıyamet gırla...
İdeolojik şeyler yazmak mı haşa huzurdan. Tenhada sıkıştırıyorlar. Kibar ve uslu olmaya çalışıyorsun, 'haydi bir aforizma çakayım şuraya' diyorsun hooop biri geliyor 'çok biliyorsunuz, havar da huvar da..' saydırıyor.
Robinson Crusoe gibi hayatta kalma savaşı verirken buluyorsun kendini.
Bir de insanlar kafayı bozmuş rakamlarla.
İsmi lazım değil bir yayınevi yolladığım kitap dosyamın kapağını bile çevirmemiş bana diyor ki 'işte bilmem kaç bin followerın olsa hemen basalım...'
Diyemiyorsun ki 'eskiden Twitter mı vardı?' diye.
'Ben edebiyatçıyım arkadaş, öyle popüler şeylerle işim olmaz' deyip sıyrıldım ama günlerdir her girdiğim ortamda çeneme vurmuş gibi anlatıp duruyorum. 'Neymiş bu Twitter yahuuu?' diye söylenip duruyorum. Satış kaygısı güden bir yayın dünyasında 'followerın kadar konuş' diyorlar kısacası sana.
İşin daha da vahim kısmı bu şeytan üçgeni de yeterli değil. Geçen gün bir telefon aldım. 'Aman editörler Wattpad'den yazar arayışına çıkmış, kooş' diyor bir arkadaşım. Öbürü diyor 'Goodreads olmazsa olmaz...' Öteki diyor 'Snapchat var mı?' Beriki diyor 'Periscope'tan canlı yayın yap bilmem ne...' Teker teker gelin a dostlar.
Bunca sosyal medya çöplüğü arasında nasıl hayatta kalacağız? Ve daha da önemli bir soru 'Hangi iphone şarjı buna dayanabilir?' Twitter'a girdiğin anda yüzde 20lere inen şarjlarla kalmamak için bir de güç üniteleri taşır olduk, cebimizden sarkan kablolarla geziyoruz.
Biliyor musunuz? Artık restoranların çoğunda masalarda küçük güç üniteleri var, telefonunu takıp şarj edesin diye. Mazallah yemek boyunca bakamazsan Twitter'a, kaçırırsın bir kaç follower.
Sonra bilmem kim seni Retweetledi, geri followladı diye sevinemezsen egon söner değil mi?
Narsistliğin dibine vurduğumuz Selfieleri çekemezsek kabul görmeyiz toplumda.
Peki ben bunları yapmıyor muyum? Deliler gibi hem de... Geçen gün kalabalık bir akşam yemeğindeyiz, elime telefon alamıyorum ayıp oluyor, ama nasıl dünyayı kurtarasım var anlatamam, izin istedim, tuvalete diye kalktım, resmen wc kapısının önündeki merdivenlere oturdum. Görüntü yer paspasından hallice, ama sosyal medyada kralım... Bi tweet atmışım, favlar mavlar... E n'oldu? Olduk mu çarkın dişlisi? Hani edebiyatçıydık? Yalan.
Allahtan takipçi satın alma işine girmedim. Varsın binlerce followerım yok diye romanımı basmasın editörler. Bana bu küçük dünya da yetiyor.
Velhasıl kelam, onsuz olmuyor, iletiş babam iletiş... Tweetle dur... Sevdiceğinle göz teması, kağıt kokusu, kalem tutmaktan yamulmuş orta parmak filan hepsi demode oldu.
Followerın kadar konuş modası ise tam gaz yükselişte...
Haydi sevabına followlayın bakayım şimdi:)

Sevgi, selam, tweet...

İrem :)










No comments:

Post a Comment