Sunday, July 19, 2015

Çocukla tatil neymiş ne değilmiş? Halkidiki/ Selanik/ Kavala

Çocuklu bir tatilin daha sonuna geldik... Ama ne geliş... Yedi günün sonunda bir kabustan kan ter içerisinde uyanır gibi döndüğümüz evimize çocuğu attığımız gibi dışarı çıktık zira bir restoranda normal insanlar gibi huzurla oturup sohbet etmeyi fazlasıyla özlemiştik.
İki yaş sendromlu bebenin maceraları için buraya alalım sizi şöyle...
Biz yine Yunan'dayız. Tabii biz her sene Yunan'dayız. Yunan güzel memleket, yemeği güzel, denizi güzel, havası güzel, kahvesi güzel. İki yaşındaki çocuğumuzun bile üçüncü seyahatiydi Kavala'ya.
Cesaretliyiz ya... Süper çocuk bakıyoruz ya... 'Haydi 3 gece de Halkidiki'de kalalım' dedik.
Çocuklu tatil de neymiş diyenlere...
Seyahatimiz nasıl başlarsa öyle geçmiyordu hani? Oysa biz daha birinci günün sabahı navigasyon bizi Halkidiki'nin dağ yoluna sokunca arabada bangır bangır ağlayan, yorgun ve sıkılmış bir bebekle başladık tatile. Yol da yol olsa, bin viraj... Köylere giriyoruz, kayboluyoruz, benim mide alt üst... Az daha kastırsak rahiplerin yaşadığı Atos Dağı'ndan çıkacağız. Üç saat yol aradıktan sonra otele vardık. Tabii ki bunun daha başlangıç olduğunu bilmiyorduk. Siz şimdi sanıyorsunuz biz kendimizi hemen Halkidiki'nin turkuaz sularına attık ve şezlongdan hiç kalkamadan saatlerce kahvemizi yudumladık ve kitap okuduk. Hatta hamaktan inmedik filan. Hayali bile güzel değil mi? Yalan arkadaşlar, tüm bunlar kandırmaca. Çocuklu tatilde dinlenme diye bir şey yok... Öncelikle bu bebelerin düzeni bozulmaya pek meyilli. Benim 20.30'da sızan çocuğum gece 23'lere kadar oturdu. Her sabah omletini, yumurtasını yiyen çocuğum kafama yumurta fırlattı. Anneannesiyle uslu uslu gezdiği iddia edilen çocuğum kendini yerlere atıp tepinmelere, ağlamalara, yemek yemeyi, giyinmeyi reddetmeye filan başladı. Kolluk takma mücadelesini atlattıktan sonra esas bizi bekleyen kabusun çocuğu denizden çıkarma meselesi olduğunun farkına vardık. Çıkmadı. O çocuk sudan çıkmadı. Baba olayın şokunda 'Fabrika hatası mı var bunda?' diye soradursun, anne kumsalda eğildi, kalktı, eğildi, kalktı, yeri geldi at oldu üzerinde deh deh yapıldı, yeri geldi saç diplerine kumlar boca edildi. Biçâre anne çocuğu öğlen uykusuna yatsın da poposu yer görsün diye dua etti, ama çocuk 'Bu kadar eğlence varken ne uykusu?' diyerek uykuyu da reddetti. Sonra yemek fasılları geldi peşin sıra. Tabii Grek mezeler masada dizi dizi... Oğlanın da ağzını bıçak açmıyor. Önüne Ipad koyuyoruz filan ı-ıh. Yemem vallah billah.
Kuvvetle muhtemel evdeki makarnasını, pilavını arıyor dedim ve başladım şahane Greek restoranlarında 'şeeeyyy makarnanız var mııııı?' demeye. Garson bön bön bakıyor suratımıza.
Bir de o kadar denizde kalması sonucu başladı mı öksürmelere. İlk iki gece öksürükten uyanıp uyanıp ağlıyor, uyumuyor. (Tabii anne zombi) En yakın eczane için vurdur dağ yoluna, köy köy geziyoruz. Yanıma milyonlarca Calpol, Ibufen, Reflor bilmem ne alan anne bir tek 'en elzem' yüce Peditus'u almamış. Dağ yollarında birbirimize çemkiriyoruz 'çocuğun ilacını nasıl taşımazsın huuu wuuu...' diye. Velhasıl bulduk bir eczane. Biz bebeğe ilaç satamayız, gidin doktora diyorlar. Yalvar yakar öksürük şurubu istiyorum. Nuh diyor Peygamber demiyorlar. Ulan gözünü seveyim Türk'ün eczanesini, bitkiselinden tut elli çeşit şurup koyarlar önüne. Vicks merheme de razıyım. 'Çocuğa alıyorsan satmayız' diyorlar. Eşime dönüp 'öksür, sana alıyoruz sansınlar' diyorum. Velhasıl zafer bizim. Vicks kaptık bir tane. Sürdük, çocuk rahatladı.
Baktık Halkidiki bize haram, baktık çocuk ne yiyor ne içiyor, baktık biz zombiye dönüştük 'yürü bizi şehir paklar' diyerek apar topar otelden basıp çıkıyoruz. Parasını ödemişiz filan umurumuzda değil.
Selanik bizi toparlıyor. İki gün nefes alıyoruz. Sarp da iyileşiyor, Aristotales meydanında güvercinleri koşturuyor, TGI Friday'de bir tabak yemek yiyor. 'Oh' çekip rotamızı Kavala'ya çeviriyoruz.
Gözünü seveyim bildiğim yerin. Marketi, restoranı, resepsiyondaki adamı bile tanıdık.
Tabii bizim mesailer bitecek gibi değil. Sabah 6.30 kalkış, odada kudurma, minibarda ne varsa yerlerde yuvarlamak suretiyle boşaltmak, kahvaltı salonunda bağırarak koşturmak, Yunan'ın Alman'ın çocukları edepli edepli oturmuş kruvasanına reçelini -kendi- sürüp yerken Türk'ün çocuğuna bir dilim ekmek yedirme savaşı (hatta yedirememe). Plajda 'ben artık yüzme öğrendim' triplerinde kollukları kafamıza fırlatıp, kendini bodozlama denize atması.... Plaja binlerce kova kürek top taşımamıza rağmen Sarp'ın yine gidip elalemin topuyla oynamak istemesi... Ay içim şişti yazamayacağım sanırım. Ve son gün. Bu kez kararlıyım, o şezlonga yatıcam.
Arabayla çıktık plaja. Turlatıp turlatıp uykusunu getirdik. Tam uyur uyumaz 'hurraaaa' girdik plaja. Sarp pusette uyuyor. Mucize. O kadar heyecanlıyız ki. İlk kez baş başa kaldık plajda, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Eşim 'denize girelim' diyor. Ben 'yok yok kitap dergi okuyayım nolur' diyorum.
Tam 60 dakika bizim. Çok heyecanlı. Bunun 15 dakikası deniz, 15 dakikası kahve keyfi, 15 dakika instagram, facebook, twitter ve 15 dakikasını da kitap okumaya ayırıyorum. Evde olsa tepişe tepişe 3 saat uyuyan çocuk tam 1 saatte uyanıyor. Veeee çılgınca denize koşuyor. O esnada 'ay dur elimdeki işim bitsin, dur mesaj yazıyordum' yok. Eline 50+ faktör güneş kremini alıp koşturuyorsun denize.
Son gecemiz o kadar kararlıyım ki o mezelerden doya doya yiyeceğim... Çocuğa yedirmeye çalışmaktan ne yediğimi bilmez haldeydim tüm tatil. Sarp'a otel odasına makarna sipariş edip ağzına tıkıştırıp uyutup öyle çıkıyoruz. Akşam 22.00 yemekteyiz. Olsun. O saatte yemek yersem mideme spazmlar gireceğini bile bile- bir elimde rennie- yiyoruz. Tek başıma yiyorum. Oh ya. Çocuk uyuyor. Son yemek kıyağı bize. Sarp'ın peşinde koşabilmek için Kavala'dan enerji veren vitaminler almıştım, o bile etki etmiyor, yemekte gözlerim kapanıyor.
Çocuklu tatil bu işte.
Eksiği vardır, fazlası yoktur.
Büyüdükçe düzeliyor diyorlar.
N'olur düzelsin.
Hamile ve çocuklu dostlarım 'ne mutlu sana doğurduğun aydan beri geziyorsun çocukla' diyorlar.
Analı oğullu selam...
Susuyorum. Otel odasında sabahın 4'lerinde biberona su ısıtıp mama yaptığım tatiller hepsi güzel hoş ama .... Bu Sarp'ın tatili. Annenin değil.
Yine götürür müyüm? Tabii ki evet. Sarp o kadar çok eğlendi ki sularda oynarken, onu izlemek bile her şeye değerdi. 'O zaman sussana kadın' demeyin.
Annelik.
Garip bir şeymiş. Onla da olmuyormuş, onsuz da...
Bakmayın konuştuğuma bir ay sonra biz kaçarız yine Yunan'a :))

Haydi mutlu bayramlar herkese... Çok selam çok sevgi...
İrem








Friday, July 3, 2015

Selam olsun Gümüşlük Akademisi'ne...

Uçağın penceresine alnımı yaslamış en sevdiğim işi yapıyorum... Hayal kuruyorum. Sonra o hayalleri bozup yenilerini kuruyorum ve daha da yenilerini taa ki uçak tekerleklerini Milas'ın yeşiline değdirene kadar.
Ve otobüsle devam ediyor yolculuk... Sağımda uzanan bin mavi... Ve tüm güzellikler. 
İstikamet Gümüşlük Akademisi. İki senedir sıkı sık gidip kapısını aşındırdığım Arnavutköy'deki ikinci evim. Şimdi ise Bodrum/ Gümüşlük'teki anavatanındayım... 
Burası Latife Tekin'in ellerinde devleşse de başka bir sihir daha var. Herkes mutlu, herkes gönüllü, herkes güleryüzlü, herkes dost, herkes can... 

Atölyeler, yazı çalışmaları, tiyatrolar, heykel, resim çalışmaları, şiir, şarkı, arkeoloji, mitoloji seminerleri  ve daha niceleri yapılıyor burada. Yazarları var yazar adaylarına el veren... Şairleri var size en güzel şiirlerinizi yazdıran...
Gençleri desteklemek, disiplinlerarası köprüler kurmak, sanatın her dalını desteklemek onların birincil işi. Ve bunu yaparken her zaman bir bardak sıcak çayları var size ikram edecek. Her türlü yardıma ve desteğe de açıklar.
Son iki sene çok güzel insanlar biriktirdim onlar sayesinde. Hem hocaları dost, hem de öğrencileri. Hem ustaları güzel hem de çırakları.  İşte böyle bir çok hoşluğu barındıran bir mekan. Buraya koşa koşa gelmez de ne yapar ayaklar? 
Akademi'nin sınırları içine girdiğim andan itibaren emin ellerde olduğumu biliyorum. Evimdeyim adeta. Bir bahçeleri var, içinde bir de gölet. Göletin içinde su sümbülleri, tomurcuklanmış Nilüfer çiçekleri, yaprakların üzerinde oturan mutlu kurbağalar, balıklar... Bir de minik su kaplumbağası çıkagelmiş başka diyarlardan. Amfi tiyatrosu, göl kenarında sedirleri, masaları var. Gelir gelmez bana deniz börülcesi pişirmeyi öğreten Zübeyde Ablası var, kümeslerini seven mutlu tavukları var, koca bir kütüphanesi, ve Bodrum esintili sınıfları, çalışma odaları var, Tom Amca'ın kulübesinden hallice kabinleri, ağaç evleri... Var da var... 
Bir de odama girdim ki... 'İlhan Berk' odası burası dediler. Şair'in masası, sandalyesi, yatağı... 'E şimdi benim şiir yazmam gerekiyor bu odada' dedim. 'Artık patlatıcan bir şiir' dediler. 
'Bitki çayı içeceğim' diyorum 'biberiye toplayalım mı?' diyorlar. Sabah kahvaltısında kendi bahçelerinden toplanıp kaynatılmış mis gibi reçeller ikram ediyorlar. 
Tüm bu güzelliklerin üzerine bir de Latife Hanım'ın hoş sohbeti varsa keyfiniz katmerlidir efendim. 
Gümüşlük Akademisi kısaca budur... Hoşluktur, güzelliktir, dostane sohbettir, sanattır, 'iyi ki tanımışım' dedirtendir... Siz de inceleyin programlarını, kışın da İstanbul'da atölyeler tam gaz devam... http://www.gumuslukakademisi.org/Default.aspx
Bin minnet... Bin selam onlara...

İrem 






Friday, June 12, 2015

Followerın kadar konuş ...

Haydi biraz sosyal medya dedikodusu yapalım. Hani şu onsuz yapamadığımız, hesaplarımıza bakamadan iki-üç saati geçirmişsek ellerimizi titreten sosyal medya...
Facebook'uyla, Instagram'ıyla, Twitter'ıyla kabullendiğimiz, ya birinde ya da hepsinde birden boy gösterdiğimiz olmazsa olmazlarımız, yaka süslerimiz, ahkam kesme yerimiz, sanal yuvamız...
Evde saçını tepeden toplamış, ayaklarını altına kıvırmış kanepende yatarken en afili, en mutlu, en gülümseyen fotoğrafımızı koyduğumuz, insanların özel hayatlarını didiklediğimiz, karakterimizi projektör kadar net yansıttığımız mecra...
Kabul edelim onsuz olmuyor. Instagram'da ayak fotoğrafı, tatil fotoğrafı, yediğimiz içtiğimiz, gezdiğimiz okuduğumuz her anın fotoğrafı bir yana bir de satış yapanlar türedi. Kilitli hesapların ardında vergisiz, faturasız dangıl dungul satış yapanlar, yemek yapanlar, örgü örenler, gardrobunun eskilerini satanlar, kavanoz boyayanlar, organizasyon süsleri yapanlar, çin malları, taklit çantalar ve saatler satanlar her geçen gün çoğala dursun bir de takip edeni takip edenler, ünlülerin şakşakçıları, parayla takipçi satın alanlar çoğaldı durdu.
Hal ve gidiş böyle olunca tüm şirketler, restoranlar, oteller kendilerine birer Instagram hesabı açıp takipçi toplamaya, isimlerini bir de oradan duyurmaya başladılar.
'Beni likelasana, sayım artsın' diye mesaj atanlardan tutun, 'takip edersen indirim var' gibi zırva bir dünyanın içine tüplü dalış yaptık, çıkamıyoruz.
Kişisel hesabım yetmedi gidip kitap kulübümün adına bir hesap daha satın alıp sadece okuduğum kitapları paylaşmaya başladım, racon öyleymiş, mecbur daldık içine.
Zaten yarım aklım vardı bir de Ipadden kitap hesabını takip et, likela, followla sonra telefondan kendi hesabına bak derken aklım uçtu.
Gelelim Twitter'a. Gezi Dönemi öncesi elimden saniye düşürmediğim Twitter'ı bilgi kirliliği ve insanların kin kusma mecrası olarak gördüğümden tamamen bırakmıştım.
Ne zaman kitap yazmaya başladım, dediler ki 'Twitter elzem, yayın hayatı orada'. Haydiii, mecbur geri döndük. Güzel bir temizlik yapıp, ağırlıklı olarak yazarları ve yayınevlerini takibe alıp başladım tekrar tweetlemeye... Orası da ayrı dünya. Kin kusmalar, nefretler küfür kıyamet gırla...
İdeolojik şeyler yazmak mı haşa huzurdan. Tenhada sıkıştırıyorlar. Kibar ve uslu olmaya çalışıyorsun, 'haydi bir aforizma çakayım şuraya' diyorsun hooop biri geliyor 'çok biliyorsunuz, havar da huvar da..' saydırıyor.
Robinson Crusoe gibi hayatta kalma savaşı verirken buluyorsun kendini.
Bir de insanlar kafayı bozmuş rakamlarla.
İsmi lazım değil bir yayınevi yolladığım kitap dosyamın kapağını bile çevirmemiş bana diyor ki 'işte bilmem kaç bin followerın olsa hemen basalım...'
Diyemiyorsun ki 'eskiden Twitter mı vardı?' diye.
'Ben edebiyatçıyım arkadaş, öyle popüler şeylerle işim olmaz' deyip sıyrıldım ama günlerdir her girdiğim ortamda çeneme vurmuş gibi anlatıp duruyorum. 'Neymiş bu Twitter yahuuu?' diye söylenip duruyorum. Satış kaygısı güden bir yayın dünyasında 'followerın kadar konuş' diyorlar kısacası sana.
İşin daha da vahim kısmı bu şeytan üçgeni de yeterli değil. Geçen gün bir telefon aldım. 'Aman editörler Wattpad'den yazar arayışına çıkmış, kooş' diyor bir arkadaşım. Öbürü diyor 'Goodreads olmazsa olmaz...' Öteki diyor 'Snapchat var mı?' Beriki diyor 'Periscope'tan canlı yayın yap bilmem ne...' Teker teker gelin a dostlar.
Bunca sosyal medya çöplüğü arasında nasıl hayatta kalacağız? Ve daha da önemli bir soru 'Hangi iphone şarjı buna dayanabilir?' Twitter'a girdiğin anda yüzde 20lere inen şarjlarla kalmamak için bir de güç üniteleri taşır olduk, cebimizden sarkan kablolarla geziyoruz.
Biliyor musunuz? Artık restoranların çoğunda masalarda küçük güç üniteleri var, telefonunu takıp şarj edesin diye. Mazallah yemek boyunca bakamazsan Twitter'a, kaçırırsın bir kaç follower.
Sonra bilmem kim seni Retweetledi, geri followladı diye sevinemezsen egon söner değil mi?
Narsistliğin dibine vurduğumuz Selfieleri çekemezsek kabul görmeyiz toplumda.
Peki ben bunları yapmıyor muyum? Deliler gibi hem de... Geçen gün kalabalık bir akşam yemeğindeyiz, elime telefon alamıyorum ayıp oluyor, ama nasıl dünyayı kurtarasım var anlatamam, izin istedim, tuvalete diye kalktım, resmen wc kapısının önündeki merdivenlere oturdum. Görüntü yer paspasından hallice, ama sosyal medyada kralım... Bi tweet atmışım, favlar mavlar... E n'oldu? Olduk mu çarkın dişlisi? Hani edebiyatçıydık? Yalan.
Allahtan takipçi satın alma işine girmedim. Varsın binlerce followerım yok diye romanımı basmasın editörler. Bana bu küçük dünya da yetiyor.
Velhasıl kelam, onsuz olmuyor, iletiş babam iletiş... Tweetle dur... Sevdiceğinle göz teması, kağıt kokusu, kalem tutmaktan yamulmuş orta parmak filan hepsi demode oldu.
Followerın kadar konuş modası ise tam gaz yükselişte...
Haydi sevabına followlayın bakayım şimdi:)

Sevgi, selam, tweet...

İrem :)










Friday, May 22, 2015

Çünkü İstanbul'un en güzel zamanıydı mayıs...

Aylardan mayıs İstanbul'da... 
İstanbul'un en sevdiğim zamanını sorsanız hiç şüphesiz, kuşkusuz, duraksamadan 'Nisan ve Mayıs' derim size. Hani şu doğanın uyandığı, yerin altından yeşillerin fışkırdığı, erguvanların, mor salkımların birbirleriyle dans ettiği, lalelerin açtığı, denizin mavisinin bile güzelleştiği aylar.
Sadece doğa değil insan da uyanıyor karanlık uykularından. Rehavet çökmüş kış karanlığından, erkenden kararan havanın can sıkıcılığından kurtuluyor.
Hele ki 'bahar temizliği' diye bir şey var kültürümüzde işte ona bayılıyorum.
Kar kaplı uykularımız bitip te karlar kürendiğinde bize kalanın tozunu alma, kirini pasını atma...
Özellikle Doğu illerimizde uzun süre kalkmayan kar sonunda eridiğinde alttan küçük kurtlar, solucanlar çıkarmış. Kar kurtlanırmış yani. 'Kar yağdı, mikropları kırdı' zihniyetinin aksine temizlik elzemmiş. Ben de kendimce girişirim bir işlere, vakit yettiği sürece.
Vakit kıştan unutulanları hatırlama vakti, listeler yapma vakti, kendini usulca uyandırdığın o uyku halinden arındırma vakti. Yeni hayatlara karışma, var olanı cilalama vakti.
Doğanın uyanmasıyla birden coşkulanan bünyeyi oyalama, eğleme vakti...
Hantal giysilerden kurtulma, hantal insanlardan uzaklaşma vakti.
Yeni öyküler yazma, yeni hikayeler anlatma vakti.
Özellikle İstanbul'da festivallerin bollaştığı zaman bu aylar. Ne yöne baksanız bir konser hali, bir çimene yayılma durumu, bir şarkılı türkülü, sazlı sözlü haller, diploma törenleri, yeni hayata atılanların coşkusu, çocuklar için aktiviteler, sahil kenarlarından taşan coşkunluk...
En sevdiğim manzaralar arasındadır Bebek sahilinde denize giren köpekler, hem de onlarcası. Buz gibi suyun tadını çıkaran dostlarımızdır biz çıkaramasakta... Soğuğun ve kışın verdiği ve aylarca süren sığınma ihtiyacının sonunda neşeyle denize giren köpekleri uzun uzun izliyorum günlerdir.
Sahi, unuttum söylemeyi... Bahar ayını bağdaştırdığım bir tek semt var çocukluğumdan beri, o da Bebek. Yıllarca her mutluluğumda, üzüntümde, depresyonumda, özel günümde, normal günümde sığındığım bir semt. Son haftalarda da her sabah hiç üşenmeden sahile iniyor ve orada uyanıyorum. Kışın pasını, kirini orada suya bırakıyorum. Bazen sadece bir martının süzülüşünü takip ediyorum, bazen sadece bir arkadaşımla sohbet ediyorum, bazen sadece yazı yazıyorum, bazen sadece kitap okuyorum.
Bazen sadece yalnızlığı dinliyorum. Kar kürendikten sonra altından çıkan kurtları orada suya bırakıp günlük rutinime kaldığım yerden devam ediyorum.
Bir tek üzücü yanı var baharın, o da kısacık sürmesi. Mor salkımların çabuk sünmesi, Japon kirazlarının çabuk solması. Sonrasında gelen nem hali insanı Ege'ye Akdeniz'e kaçırsa da arada şehrimin bana bahşettiği o iki ayı doya doya değerlendirmeye çalışıyorum. Bol bol yürüyüş yapıyorum, bol bol selamlıyorum doğayı...
Ve bol bol yazıyorum...
Umarım sizler de bir yerlerde, bir zaman diliminde, bir yeşilin üzerinde, bir mavinin kenarında baharın keyfini çıkarıyorsunuzdur...
Sevgi, selam ve dostlukla...
İrem

iremuzunhasanoglu@gmail.com
Twitter: irem_uz
Instagram: iremuz ve chocobookclub

Tuesday, May 12, 2015

Konuk yazar aldık, bize Gaziantep'i anlattı... Buyrun keyifle okuyun..


Bu kez yazıyı ben yazmadım ama bu kadar güzel derlenmiş bir yazı da havada kalsın istemedim. Buyrun size çok kıymetli bir tanıdığımın Gaziantep gezi notları derlemesi... Okurken acıkabilirsiniz, dikkat :) 
Sevgiler, 

İrem 

*

İşte evden eve gezimizin tamamı

Umarım yolculuk notları beklentileri karşılar. Bu kez aynı günde değil , gezi dönüşünden sonra yazıyorum. Elazığ ve Malatya gezilerini her yönden aşan bir gezi oldu bu. Bu kez yanımda otuz yıllık arkadaşım Engin vardı. Bir insanı tanımak için birlikte yolculuk yapın derler ya Engin tam yolculuk yapılacak insan. 
Gezimiz aslında Eylül ayı başlarında planlanmış sayılır. Engin 'işe gidip gelmekten başka hayatımda bir değişiklik yok' dediğinde 'aslında günübirlik başka şehirleri bile gezip gelebiliriz' demiştim. O bu fikri çok tuttuysa da Mayıs ayına kadar boş vakit ayarlamadı. Ben ise o sırada bu fikri çok tutup geçen sürede çok güzel anılar bırakan iki şehir dolaştım. 😊
 *
Gezi günü gelip çattığında sabah 4.30'da uyanıp hazırlandıktan sonra evden çıktık. Bizi havaalanına götürecek arabayı beklerken yağmur başladı. Gideceğimiz yer 29 dereceydi ama mecbur yanımıza yağmurluk aldık tabi. Sağanak yağmur altında geçen rahat bir yolculuktan sonra havaalanına vardık.Tabi trafik olmayınca saat altıyı çeyrek geçe havaalanındaydık. Check-in yaptırdıktan sonra kapıya yakın salona gidip kahvaltımızı ettik. Uçakta gecikme yoktu. Üstelik uçağa geçişimiz merdiven inip çıkmadan bağlantı tüneli ile oldu. Uçağa binerken yol boyunca uyumayı kararlaştırmıştık. Gerçekten de öyle yaptık. Gaziantep’e indiğimizde bagaja çanta vermediğimiz için bekleme sorunumuz yoktu.  Arabamız gelene kadar havaalanı önünde fotoğraflar çektik. Gelen araba uçağın daha geç ineceğini düşündüğü için biraz beklememize sebep oldu. Arabamızı aldıktan sonra Engin’in ilk işi plakayı ezberlemek oldu. GRV harfleri için önce grev sonra da görev sözcüğünde karar kıldı.  
Arabayı alırken aklıma geldi ilkokul ikinci sınıfı okuduğum Çobanbey köyünü de görebiliriz diye. Bağlı olduğu Oğuzeli ilçesi on dakikalık bir yoldaymış. Hem de yolumuzun üstündeydi. Tabii önce ışığı yanan benzin depomuzu doldurmamız gerekiyordu. Benzinimizi alıp Oğuzeli’ne gittik. Orada Çobanbey yolunu sorduk. Esnaf bilmiyordu ama telefonla bir bilene sordular. Telefondaki kişiden Suriye’deki çatışmalar nedeniyle  Çobanbey köyünün boşaltılmış olduğunu ve sadece jandarma karakolunun olduğunu öğrendik. Bu girişimdeki başarısızlıktan sonra Gaziantep’e hiç girmeyip Zeugma Antik kentine çevirdik rotamızı. İpek Yolu üzerinde olan bu yerleşim yerinin adı geçit anlamına geliyormuş. Biz yola çıktığımızda çok ismini duyduğumuz Zeugma müzesini göreceğiz diye düşünüyordum sonra baktım bu bir buçuk saatlik yol bizi mozaiklerin asıl çıkarıldığı yere götürüyor daha mutlu olduk. Nizip ilçesine 15 dakika kadar uzaklıkta Birecik barajının üzerindeydi Antik kent. Kazı yapılan yerin üstü kapatılıp koruma altına alınmıştı. Ancak 500 metre kadar bir yola araba ile giriş izni yoktu. Biraz derdimizi anlatınca jandarma karakolundaki Ahmet Bey önce beni sonra da Engin’i kazı yerine götürdü. Hayatımda ilk kez motora bindim ama aklımıza fotoğraf çektirmek gelmedi. Birecik barajının çok güzel bir manzarası olan tepede yapılan kazılarda hem yüzyıllar önce yapanların hem de bunu açığa çıkarmak için uğraşanların takdire değer emeği vardı. Orada tanıştığımız dört genç ile birlikte fotoğraf çektirdik. Edebiyat Öğretmenliğinde okuyan Balıkesirli Burcu’nun da telefonunu aldık. Dönüş yolu aşağı doğru olduğu için çok daha rahattı. Tek sıkıntı 30 dereceyi geçen sıcaktı. Şapkalarımızı yanımıza almamız çok işe yaradı. Oradaki fıstık ağaçları önünde de fotoğraf çektirdik. 

Birecik baraj gölünün manzarası çok güzeldi. Üstünde taşımacılık da yapılıyormuş. Nizip’ten geçerken Birecik yolunu sorduk. Hazır bu kadar yol gelmişken Halfeti’ye gitmek ertesi gün şehir dışına çıkmadan rahat rahat gezmemizi sağlayacaktı. Sonradan Urfa istikametine kadar bunca yol gelip Urfa’yı gezmediğimize üzülecektik. Birecik bana ilkokuldayken (1970 li yıllarda) nesli tükenme tehlikesinde olan Kelaynak kuşları belgeselini hatırlattı. 45 yıl sonra artık bu tehlike kalmadığı gibi Kelaynak yetiştirme çiftliği bile açılmış. Birecik tarihi görüntüsü olan Fırat nehri kıyısında güzel bir kasaba. Çarşısında birine Halfeti yolunu sorduk. Çok güzel bir tariften sonra (Çünkü TIR şoförüymüş. Gaziantep’te yol sorduğumuz çoğu insan yabancı olduğunu söyleyip yol tarifi yapamıyorlardı. Ancak dükkan sahipleri ve taksi şoförleri yol sorulacak çok candan doğru insanlar.) sizin ‘navagasyonunuz’ yok mu diye komik bir telaffuzla akıl verdi. J
Aldığımız bu güzel tarifle Halfeti’yi çok kolay bulduk. Önce Yeni Halfeti, sonra da Eski Halfeti tabelalarını sorduğumuzda, 2000 yılında yapılan barajlarda sular altında kalanların Yeni Halfeti’ye TOKİ tarafından yerleştirildiklerini öğrendik. Fırat kıyısındaki Eski Halfeti’ye indiğimizde ki iniş yolunda manzara çok güzeldi bir çocuk tekne turlarından bahsetti. 20 lira adam başı 60 kişilik teknelerle 1 saatlik tekne turu varmış. Ama onlar için sıra beklemek yerine özel bir tekneyle kişi başı 150 liraya yemek dahil tur da olabileceğini söyledi. Aklımıza yatmadı. Biraz ilerleyip yemek için bir yer arayalım dedik. Park yeri sorduğumuz Müslüm adlı bir genç ağbisinin çalıştırdığı göl üzerinde bir lokanta önerdi. Seçenek olarak gölden tutulan şabot balığı veya Haşhaş kebabı vardı. Ertesi gün zaten et yiyeceğimiz için balığı tercih ettik. Hesap 55 lira yazılmıştı 50 lira aldılar.  Yemeği beklerken adının Dilek olduğunu öğrendiğimiz genç cabbar bir kadın Çorum’dan gelen kalabalık bir kadın grubunu tekneye yerleştirdi. Fakat hem canlı hem teypten aşırı yüksek müzik bizi çok rahatsız ettiğinden bu tekne turu cazip gelmedi. Yan masada oturan bir erkek, iki kadın ve bir çocuk olan gruba Dilek hanım  küçük bir tekne turu ayarlamıştı. Eşinin kullandığı tekne ile bizi de götürebileceklerini söyledi. O arada lokanta sahibi bize on liraya tur bulabileceğini söylese de kalabalıkla gitmektense küçük bir pazarlıkla bu tura iki kişi 35 liraya katıldık. Rehberimiz Halil Bey,  bize bir tarafta Birecik Barajı diğer tarafta Atatürk barajı nedeniyle çocukluğunun geçtiği evlerinin, mezarlıklarının su içinde kaldığını anlattı. Yarım saatlik yol boyunca üç yüzlü yıllardan kalma bir kaleyi ve mağaraları gösterdi. Turun son noktasında gene yarısı sular altında kalmış Savaşan köyünde terk edilmiş evlerden birinde çay servisi aldık. Köyün camisi tamamen su altında kalmışken minaresi su üzerindeydi. Orada 15-20 dakika oyalanıp geri döndük.. Sakin, huzurlu bir tekne gezisi oldu. Halil Bey çevreyle ilgili bilgi verirken 10 yaşlarındaki oğlu Oğuzhan (tekneye de onun adı verilmişti) tekneyi kullanıyordu. Tekneden indikten sonra orada yetiştirildiği söylenen eriklerden alalım dedik. Torbalarda satılan papaz erikleri kilosu üç liradan satılıyordu ve gerçekten lezzetliydi. Bu güzel erik ve kayısı  ağaçlarının sular altında kalmasına üzüldük gerçekten. Köyden çıkarken birkaç tane de magnet aldık. Çıkışta tepeden göl manzarasının da fotoğraflarını çekip Birecik üzerinden Gaziantep’e döndük. 
Gaziantep şehir merkezine saat altı sıralarında geldik. Önceden otel ayarlamamıştık. Önce Novotel'e ardından da onun yanındaki İbis Otel'e girip fiyat sorduk ve sonunda İbis Otel'de karar kıldık. Odaya yerleştikten sonra lobideki Nuri Bey’den öğrendiğimiz ciğerci Mustafa’ya doğru yola çıktık. Öğle sıcağından sonra çok güzel bir hava vardı. Lokanta çok lüks görünmese de ızgara ciğer ve ayran güzeldi. Toplam 22 lira gelen hesap bize göl kenarındaki balık pahalıymış dedirtti.  Ancak tatlı için yolumuz uzundu. Neredeyse 1 km hafif bir yokuşu yürüyüp Koçak adlı tatlıcıya gittik. Yanında Güllüoğlu dahil üç baklavacı daha olmasına rağmen tek dolu olan buydu. Yürüdüğümüze üstelik Koçak baklavasını tatmış olmamıza değdi bu iş.  Biz kalkarken Konya basketbol takım otobüsü de gene bu tatlıcıya boşaldı. Dönüş aşağı doğru olduğu için kolaydı. Tatlıcının yanındaki baharatçıdan kırmızı biber, zahter ve nar ekşisi aldık. Otele varışımız on biri geçmişti. Günü anlatmayı düşünmüş olsam da duş aldıktan sonra hemen yatıp uyumanın ertesi gün için çok daha yerinde olacağını düşündüm. Ertesi sabah planımız yedide kalkmaktı ama kalkışımız sekizde oldu.
Önce herkesin dediğine uyup katmer yemeyi düşünüyorduk. Ama içi fıstık ezmesi dolu şekerli hamurun bana göre olmadığını düşünüp yemekten vazgeçtim. Engin de aynı fikirde olunca dokuza doğru otelden çıkışımızı yapıp Zeugma müzesine gittik. Şehir merkezinden anayola çıkıp okları doğru olarak takip ederken yolun ortasına konulmuş deve kervanı heykellerinin  fotoğrafını çektik ve yola devam ettik. Yolu üç kişiye sorup müzeyi bulduk. Ama bizi şaşırtan üç kez önünden geçmemize rağmen müzeyi fark etmemiş olmamızdı. Çünkü Zeugma müzesinin önündeydi deve kervanı. Müze girişinde 10 liralık biletimizi aldık ama kulaklıklar sadece gruplar içindi. Biz iki öğrenci grubuna rastladık. Müze çok modern ve içindeki mozaik panoları yapıldıkları zamanı da göz önüne alırsak harikaydı. Simge olarak çok karşımıza çıkan Çingene kızı mozaiği özel bir odada loş ışık altındaydı. Aynen Mona Lisa’da olduğu gibi ne tarafa giderseniz size baktığını sanıyorsunuz. Kalabalık grupları alt katta bırakıp bu odaya boşken girmek büyük şans oldu. Yan binaya geçtiğimizde daha çalışmaların bitmemiş olduğunu gördük. 
Öğle yemeğine gitmeden önce kaleyi gezmeyi düşünüp tekrar şehir merkezi tarafına gittik. Kalenin etrafında bir tur attıktan sonra arabayı otoparka bırakıp İmam Çağdaş lokantasına doğru yürüdük. Kahvaltı etmediğimiz için çok acıkmıştık ve saat onikiye geliyordu. Asansör olduğunu duyunca lokantanın üst katına çıktık. Bu kadar şık bir lokanta esnaf lokantası gibi müşteri kaynıyordu. Üst katta oturduğumuz masaya bakan Harun isimli garsondan Küşleme istedik. Çok ilginçtir ki Harun bize küşlemenin Halil Usta’nın lokantasında yeneceğini onların özel yemeğinin Ali Nazik olduğunu söyledi. Halil Usta ikiye kadar hizmet verir, gidin orada Küşlemeyi tadın akşama da buraya gelirsiniz dedi. Ben çok acıktığımı ve en azından bir lahmacun yemeden oradan çıkmayacağımı söyledim. Bize birer lahmacun ile birer tas ayran getirdiler. Harun bize gidip arabayı alarak vakit kaybetmektense taksi tutup gitmemizin daha pratik olacağını tavsiye etti. Bu yüzden hemen kapıdan bir taksiye binip Halil Usta’nın lokantasına doğru yola çıktık. Zeugma müzesinin bir sokak arkasında olduğunu görünce yerini bilmemenin nelere mal olduğunu fark ettik. Bilsek müzeden hemen oraya geçer, taksilerle uğraşmazdık. Gerçi taksi şoförümüz çok iyi bir insandı. Üstelik Halil Usta çocukluk arkadaşıymış. Bana da dürüm hazırlanır ben de sizi beklerim beraber döneriz dedi. Dışarıda insanları görünce yer yok sandık ama grup gelenlerden yemeğini bitirenler orada çay içiyorlarmış. Küşlemelerimizi yedik.Ve iyi ki gelmişiz diye düşündük. Küşleme kuzunun sırtının iki tarafından çıkan ince uzun etler. Bir hayvandan iki porsiyon ancak çıkıyormuş. Ama çok yumuşak ve lezzetli. Koyun kokusu da yok. Pideler de çok güzeldi ayranlar da. Çıkıp taksimize bindik. Aşırı bir yağmur olduğu için taksi ile önce otoparka uğrayıp arabamızdan montlarımızı aldık. İnerken Ali Bey durağın arka tarafında köşedeki baharatçı Furkan’ı tavsiye etti.  Zincirli Han sonra da Bakırcılar Çarşısı ve Almalı Han’ı dolaştık alışveriş yaptık.Zincirli han biraz Eminönü’deki Mısır Çarşısı havasında.Yarısı uzunlukta. Aşağı inerken önce bir bakırcıda fiyat sorduk. Sonra bize öğle yemeğinde çok büyük jest yapan Harun’a anahtarlık baktık. Üstüne yazdıracağımız yazı için bir süre karar veremedik. Kısa ve anlamlı olmalıydı. ‘En iyi garson' biraz kötü geldi bize. Sonunda ‘Büyüksün Harun’ yazdırmaya karar verdik ahşap bir anahtarlık üzerine. Anahtarlığımızı alıp Elmalı  (Almalı da deniyor) Han’a girdik. Oradan biraz nar ekşisi, biraz fıstık, biraz zahter, biraz pul biber alıp Bakırcılar Çarşısına geçtik. Hepsi yan yana zaten. Alışverişimizi bitirip eski maden ocağından bozma mağara şeklinde bir kafede özel yapılan kahvelerimizi içtik. Dışarının 30 derece sıcağından sonra orada elektrik sobasının olması çok komik geldi. 
Arabaya binip Botanik Bahçesine doğru yola çıktık. Botanik bahçesinin yanında çok güzel bir park vardı. Önüne park ettik. Dışarı çıkan kızlara Botanik Bahçesini sorduk. Yan tarafta dediler. Ama biraz ötede Gezegen Evi olduğunu orayı da görmemizi tavsiye ettiler. Önce Gezegen Evine yürüdük. Turkcell destekli olan gezegen evi bilim evi gibi bir yerdi. Çocuk grupları oraya gelip deneyler yapıyorlar. Büyük bir grup vardı. Gezegenin içinde film gösterimi vardı. Başladığını duyunca girmek istedik ama dolu olduğu için almadılar. Gruptan olan bebekli bir anne de 8 yaş altı alınmıyor diye kapıdan çevrildi. Biz de temiz bir yer bulduğumuz için tuvalet ziyaretimizi yapıp oradan ayrıldık. J
Yandaki Botanik Bahçesine giriş ücreti 1 lira gibi büyük (!)bir paraydı. İçeri girerken tekrar yağmur başladığı için üstü kapalı bir kameriye’de dinmesini bekledik. Yanımızda nişan fotoğraf çekimi için gelmiş bir çift ve iki arkadaşı daha vardı. Botanik bahçesinde bu çiftten başka birkaç geline daha rastladık. Biraz daha ileride gördüğümüz mekanlar bu iş için gerçekten çok ideal yerlerdi. İçinde 50 çeşit gül olan bahçe, nilüfer çiçeklerinin bulunduğu gölet ve şelale, doğa dershanesi ve içinde değerli ağaçların bulunduğu bölümler görülmeye değerdi. 
Oradan 500 metre kadar ilerleyince yanda Masal Parkı gördük. İçindeki şato bize Eskişehir’deki parkı hatırlattı. Birkaç fotoğraf çekme molasından sonra yolumuza şehir merkezine doğru devam ettik. Yemek için Harun yedi buçuktan sonra gelmemizin daha sakin bir ortamda yemek yememiz için daha uygun olacağını söylemişti. Biz de bütün tarihi tabelaları takip edip şehri dolaştık. Yedi buçuktan sonra kale kenarındaki parkımıza doğru yönümüzü çevirdik. Akşam trafiği vardı biraz ama bu trafik denen olayı İstanbul trafiği ile karşılaştırmıyoruz tabi. :) 
Arabadan çıkıp lokantaya giderken son alışverişimizi şoförümüz Ali Bey’in tavsiye ettiği Furkan’dan yaptık. Orada yediğimiz muska denilen fıstık üzeri pestilli tatlı ikramından memnun kalsak da almak istemedik. Engin zahter ve fıstık aldı. İmam Çağdaş Lokantasına girip hiç tereddüt etmeden arka taraftaki asansöre yöneldik. Üst katta oturduğumuz masa tabi ki Harun’un görev alanındaydı. Aldığımız anahtarlığı kendisine verince yüz ifadesi görülmeye değerdi. Çok memnun oldu. Salata istemediğimiz halde gelen salatanın onun ikramı olduğunu öğrendik. Yanımızdaki masada oturan 4 hanım tokluktan kalkacak halimiz kalmadı dediler. Onlara gezdiğimiz yerlerle ilgili birkaç şey anlattık. Biraz sonra Harun’un yeğeni olduğunu öğrendiğimiz komi cam kenarında boşalan masaya bizi alacaklarını söyledi. Sanırım 3 liralık anahtarlık bizi ayrıcalıklı müşteri yapmıştı. Engin Ali Nazik, ki yandakiler bayılmışlardı tadına, ben de Ali Nazik yoğurtlu olduğu için altı ıslak (Domates üzerinde köfteli ve kuşbaşılı kebap)ısmarladım. Gene ayranımız ve bol maydanoz ile yeşil biberimiz vardı. Öncesinde gelen fındık lahmacunlar bize onların fındıklarının fazla büyük olduğunu düşündürdü. J Yemeğin üzerine baklavalarımızı ısmarladık. Cevizli kalmadığı için ikimiz de duble fıstıklı olan kare baklavadan istedik. Gerçekten güzeldi. Önce birer kutu almayı düşündüysek de sonra taşıma sorunu nedeniyle vazgeçtik. Aşağıda lokantanın sahibini bulup Harun’un da adını vererek teşekkür ettik. Hesap 73 liraydı ikimiz için. 

Parktan arabamızı alıp havaalanına doğru yola koyulduk. 15 dakikalık gecikme ile 23.21’de kalkan uçağımız, denilen saatte İstanbul Sabiha Gökçen havaalanına vardı. Yolculuğumuz saat ikiyi on geçe eve varışımla sona erdi. 

Sonuç mu? Gaziantep gerçekten görülesi, çok gelişmiş bir şehir. Hele bir de yanınızda benim yol arkadaşım gibi bir arkadaşınız varsa böyle bir yolculuğa çok daha fazlası değer. Telaşsız, sakin ve güzel anılarla dolu bir tatil. Yenisi için Ekim ayında Antakya düşünüyoruz…

Sevgiler, 
Gülsen (gulsenoksuz1@hotmail.com)

Friday, May 8, 2015

İki yakasını da sevdiğim ....

Cunda Taş Kahve 
Ege Bölgesi'yle bitmemiş bir davam var. Gidiyorum, geziyorum, yazıyorum, çiziyorum yine de bitmiyor hesaplaşmamız.
Çocukluğumdan beri yaza yaza bitiremedim. 'Bir daha gitmem' dedim, yine gittim. Tatillerimizi iki üç sene Akdeniz'de geçirdik, muhteşem denizlere girdik, olmadı yine döndüm dolaştım Ege'ye çakıldım. 
Çocukken orada geçirdiğim yazlar, sömestre tatilini geçirmek için gittiğim anneannemin evinde geçen kışlar, Kaz Dağlarının doruklarında kar manzarası seyrederken deniz kıyısında ılıman ılıman oturduğun baharlar... Bütün mevsimlerini yaşadım. 
Zamanla büyüyüp keşfettiğim hikayeler oldu sonra. Anneannemin Midilli'den ve Selanik'ten göç eden ailesinin hikayeleri, onlardan kalan yıkık dökük tarihi evler ve en sevdiğim keşif olan anneannemin sandığı. İçine girip saatlerce eşelenip, sonra da örtüsünü düzgün yerleştiremedim diye işittiğim azarlar. 
Genç yaşlarımda gece anneannemin terasına çıkıp sabaha kadar oturur hatta bir battaniyeye sarılır dışarıda yatardım, yıldızlar üzerime düşecek gibi olurdu, saatlerce seyrederdim. 
Açık havalarda Midilli'nin ışıklarını seyrederdim, karşı kıyıya yüzme hayalleri kurardım. 
Sonra büyüdüm...
Anneannem eşini kaybetti, İstanbul'a taşındı.
Teras unutuldu, sandık unutuldu, yıldızlar unutuldu, adaya karşı kurulan hayaller unutuldu. 
Eşimin işleri sebebiyle biz hep gidip gelmeye devam ettik, ama çoğu zaman otelde, çoğu zaman onların evinde kaldık. 

Anneannemin evi unutulmuştu taa ki geçen hafta tekrar hatırlayana kadar. Bu kez çocukla seyahat edeceğimiz için 'haydi o evde kalalım rahat olur' dedik. Tüm anılarım canlanıp dile geldi. Evin kapılarının bile bir kokusu vardı, kafamda tüm anıları teker teker geri çağırdım. İnsanlar mekanları terk etse bile anılar orada, gökte yada bir yerlerde asılı kalıyor diye düşündüm. 
Proust'un çay fincanından fırlayan Combray gibi, Harper Lee'nin Maycomb'u gibi tüm anılar yağdı üzerime... 
ilk gece terasa çıktım eski günlerdeki gibi... Orası benim unutma bahçemdi, hesaplaşmalarımdı...
Yıllar sonra tekrar hatırladım bir çok unutulan şeyi.

Üstelik şimdi bir de romanım vardı. Buraya ait güzel insanları yazdığım. Mübadillerin Edremit'e, Akçay'a, Burhaniye'ye göçlerini anlatan bir roman. Edremit'e indim, oradaki Etnografya Müzesini gezdim, Kuvay-i Milliye'nin izlerini takip ettim, resimleri tek tek inceledim. 
Akşam oldu, Midilli ışıklarını yaktı. Onlara selamlarımı yolladım. 
Cunda'ya, Ayvalık'a,  Kızılkeçili'ye, Tahtakuşlar'a ve Kaz Dağı'nın eteklerindeki HasanBoğulduğu'ya gittim. 
Ben küçücükken derenin içine koydukları karpuzları oturup saatlerce izlediğim o dere kenarına tekrar gittim. Sabahattin Ali'nin Hasanımın nasıl boğulduğunu anlattığı o ünlü Hasan Boğuldu hikayesini düşündüm. 
Kaz Dağlarının tertemiz havasını içime çektim. 
Zeytinliklerin yanından geçerken kendi romanımı düşündüm. Zeytin ağacının altında gölgelenmeyi seven bir karakterimi görür gibi oldum. 
Herşey güzeldi, hepsi güzeldi... 
Ve bir kez daha anladım, romanını bile yazmış olsam Ege'yle hesaplaşmam bitmemişti.
Onun her iki yakasına da aşıktım... 


Sevgi, selam ve dostlukla... 

İrem 




Thursday, April 2, 2015

Shakespeare and Co

'Shakespeare and Company' dediniz mi benim için akan sular durur. 
Yıllarca kalbimin en derininde saklayıp sevdiğim bir dost gibi o... Bir sığınak adeta... 
Kitap kurtları bilir, Edebiyat meraklıları bilir, hele bir de benim gibi bu işin okulunu okumuşsanız bilmemeniz en büyük ayıplardan biri :) 
Seneler önce keşfettiğim cânım kitapçı... Paris'teki Shakespeare and Company'den bahsediyorum. 
Sylvia Beach'in kitapçıyı işlettiği dönemlerde şu an romanları önünde bile diz çöktüğümüz yazarların yatıp, kalkıp, yazı yazdıkları yer. 
Paris'in altın yıllarına gidelim... 1920'ler, 30lar...  Bohem hayat ve entellektüellerin arasına karışalım... Kendilerine 'Lost Generation' (Yitik Kuşak) dediğimiz büyük yazarlar Paris'in sosyal hayatının dibine vurup, diğer yandan da en güzel eserlerini yayımlıyorlar. Ernest Hemingway, Ezra Pound, James Joyce, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Madox Ford ve diğerleri...
Grubun başını çeken Ernest Hemingway'in yolu bir gün bu kitapçıya düşüyor. Sylvia Beach'in dostluğundan ve kitapçıdan çok etkilenen Hemingway daha sık gidip gelmeye başlıyor. (Moveable Feast kitabında bu kitapçıdan ve Sylvia'dan da bahsediyor). Ardından James Joyce ve tüm diğerleri için bir toplanma ve buluşma yeri oluyor adeta burası. Paris'in altın çağları dedik ama tabii yazarların bir çoğunun parasızlıktan yakındığını da unutmayalım. İşte yüce gönüllü Sylvia Beach üst kata yatak, daktilo, ve koltuk koyarak hem parasız yazarların o çatı altına sığınmasını sağlıyor hem de onlara yazı yazacakları bir yer sağlıyor. 
Sadece bununla kalmıyor ve dünya edebiyatının yazılmış en baba romanlarından biri olan Ulysees ise Amerika'da ve Birleşik Krallık'ta basılmadığı ve hatta yasaklı olduğu için ilk basımı Shakespeare and Company baskısıyla yayımlanıyor. 
Kitapçının ünü devam ediyor ve daha sonra 'beat generation' ın da uğrak yeri oluyor. Allen Ginsberg demem yeterli sanırım. 1940'ta kapatılması emredilen ve savaş sonrası yıllarda (1951'de) George Whitman tarafından tekrar açılan kitapçıyı şu an Whitman'ın 'Sylvia Beach' ismini verdiği kızı işletmeye devam ediyor. 
Günümüzde ise halen eskisi gibi korunan yatak ve yazı yazma yerlerini bir müze gezer gibi geziyorsunuz. Zamanında o büyük üstadların yatıp kalktığı kitapçıda zamanla bütünleşip, tek bir kalpte atıyorsunuz. 
İşte bu kendi küçük ama tarihteki yeri büyük bu kitapçıya her gelişimde ayrı bir huzur alıyor, ayrı bir keyif duyuyorum. 
Üst katta daktilonun yanına bırakılmış notlara göz gezdiriyorum da kimisi 'feels like home' (burası evim gibi) demiş, kimisi romanlarının bir gün burada satılacağı günü hayal ettiğini yazmış. Bizim ufak yazar tayfasının hayalleri anlayacağınız. 
Her gidişimde mutlaka oradan bir 'souvenir' almadan çıkmıyorum, bir bez çanta, bir kartpostal, bir defter beni uzun süre mutlu etmeye yetiyor. 
Bir de mutlaka her gidişimde bir kitap alıp ilk sayfasını damgalatıyorum. Bu kez Sylvia Plath'ın kocası Ted Hugh'nun editlediği şiir kitabını aldım ve mutlulukla bavuluma yerleştirdim. 
Yolumu oraya her düşürdüğümde mutlaka bir kez üst katına çıkıp yatağa uzanıp gözlerimi kapayıp hayaller alemine dalıyorum. 
Eğer sizin de bir gün yolunuz Paris'e düşer ve Notre Dame de Paris' yi ziyarete giderseniz, yüzünüzü katedrale verip, başınızı sağa çevirdiğinizde Shakespeare and company kitapçısı size oradan göz kırpıyor olacaktır. 

E gitmişken bir de benim için oraya not bırakırsanız, daha ne isterim :) 

Sevgiyle kalın, 

İrem 



Tuesday, February 10, 2015

Kitap Kulübümüzün 3. senesi

Her ayın bir cumartesi günü var ki, o gün heyecanla kalkıyorum, evde kahvaltı etmiyorum çünkü randevum var. Bilenler biliyor, program yapmak isteyen arkadaşlarım soruyor 'kitap kulübü toplantın bu hafta mıydı?' O haftaysa dokunulmazlığım var, ve telefonlarıma bakmama hakkım.
Tam üç senedir toplanıyoruz. Bıkmadan, yorulmadan, sıkılmadan. Hem de aynı mekanda. Etiler'in çok eskilerden beri en sevilenlerinden Harvard Cafe'de. Kulübümüzün tam ismi 'Choc-o-book club' İsim annesi ben olunca o 'choco' oraya bir şekilde giriyor işte. Hedefimiz sadece Türk yazar okuyup, her ay birinin getirdiği çikolataya yumulmak. Hem okumak hem de tatlı tatlı okumak.
Kulüp üyelerimiz de sıkılmadan geliyorlar, hem de bazıları çook uzak yollardan geliyorlar. 
Hepimizin yegane amacı var, o da o ay okuduğumuz kitabı tartışmak. Ve tabii ki beraber hoş vakitler geçirmek. 
Üç sene önce böyle bir kulüp kurma fikrini ortaya attığımda sadece beş kişi ilgilenmişti. Sonra bir iki kişi daha dahil olmuştu. Bazı haftalar 4-5 kişilik toplantılarımız oluyordu ama yine de inatla devam ettirdik. Sosyal medyaya koyduğumuz resimler ve ağızdan ağıza anlatma yoluyla ismi duyulan kulübümüz ikinci senesine başladığında sayımız çoktan 10'un üzerine çıkmıştı bile. En güzel kısmı da   katılımcıların yakın çevresinden insanları tutup getirmesiydi. Biz de böylece çemberimizi genişletmiş olduk. Tanımadığımız ama bizim gibi olan kitap dostlarıyla tanış olduk, kaynaştık. 
Sonra bir an geldi... Aramızdan biri -hepimizin kıymetlisi- İngiltere'ye yerleşme kararı aldı. Hayatımın o kadar önemli bir yerindeydi ki 'onsuz bu kulübü devam ettirmem ben' diyerek bir kırılma noktası yaşadım. Diğer değerli üyelerin 'ama biz de varız burada ve biz bunu çook uzun senelerce devam ettirmek istiyoruz' demeleri üzerine tekrar bayrağı aldım. İyi ki, iyi ki almışım. 
Şimdi sayımız 16-20 arası değişen bir aileyiz. Aramızda yazanlar da var. Bazen öyle anlar oluyor ki hayat koşturmacasından, hastalıktan, seyahatten yada bir sebepten dolayı okuyamayabiliyoruz o ayki kitabımızı. Ama yine de toplanıyoruz. Bir aile toplantısına gider gibi gidiyoruz. Bazen sadece orada olmak istediğimiz için, bazen sadece o grubun enerjisini solumak için... Bazen nefret ettiğimiz o kitabın yazarına söylemek istediklerimizi söylemek ve bazen de o ruhumuza çok dokunan kitabın verdiği aşkla toplanıyoruz. 
Şimdiye kadar 33 adet kitap okumuşuz. Aşağıda size tam listeyi yayınlıyorum. Yorumlarımız bize kalsın :) 
Tüm Choc-o-book arkadaşlarıma sevgilerimi gönderiyorum buradan dostlar... 

Bakın biz bunca zaman neler okumuşuz neler: 

1. Serenad -Zülfü Livaneli 
2. Güneş Saygılı'nın gerçek yaşamı- Erendiz Atasü
3. Puslu Kıtalar Atlası -İhsan Oktay Anar
4. Beyaz Kale - Orhan Pamuk
5. Halfeti'nin Siyah Gülü- Nazlı Eray
6. Yüksek Topuklar -Murathan Mungan
7. Saatleri Ayarlama Enstitüsü- Ahmet Hamdi Tanpınar
8. Tuhaf bir kadın -Leyla Erbil
9. Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar
10. Baba, oğul ve Kutsal Roman- Murat Gülsoy
11. Gökdelen - Tahsin Yücel
12. Sultanı Öldürmek- Ahmet Ümit
13. Beyoğlu'nun En Güze Abisi- Ahmet Ümit
14. Ustam ve Ben - Elif Şafak
15. Mino'nun Sİyah Gülü - Hüsnü Arkan
16. Annemin Öğretmediği Şarkılar - Selçuk ALtun
17. Çıplak ve Yalnız - Hamdi Koç
18. Aile Çay Bahçesi- Yekta Kopan
19. Yarın Yarın- Pınar Kür
20. Tuhaf Bir Erkek - Leyla Erbil
21. Kurt Seyit ve Şura - Bezmen
22. Düğümlere Üfleyen Kadınlar - Temelkuran
23. Felidae - Akif Pirinççi
24. Su - Buket Uzuner
25. Tek Kanatlı bir kuş -Yaşar Kemal
26. Doğudan Uzakta - Amin Maulof (tek yabancı yazar)
27. Fırat Suyu kan Akıyor _ Yaşar Kemal
28. Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli
29.Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
30. Sevgili Arsız Ölüm- Latife Tekin
31. Dünya Ağrsısı - Ayfer Tunç
32. Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak - Selim İleri
33. Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar

Merak edenler olursa hemen söyleyeyim;
1-18-21-22 ve 28 benim için olmasa da olurdu. 

4-7-8-10-14-17-27-29- 30 ve 33 ise olmazsa olmazlarımdı... 

Tüm kitap dostlarına sevgilerimle...

İrem 

(iremuzunhasanoglu@gmail.com) 





Sunday, January 11, 2015

Alberto Manguel'le söyleşi...

Yazar söyleşileri son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Hele bir de daha önce tanışmadığım bir yazarsa yepyeni birisinin dünyasını öğreneceğim için heyecanım katmerli oluyor. 
Boğaziçi Üniversitesi'nin son zamanlarda düzenlediği yazar söyleşilerine bir kaç defa katılma şansım oldu. Her biri hayatıma yeni bir tuğla daha ekledi, her birinden yeni fikirlerle ayrıldım ve kitap önerileriyle. 
Fakültenin bu ayki konuğu Arjantinli yazar, deneme ustası, çevirmen, editör, antoloji yazarı Alberto Manguel'di. İsmini duymuş olmakla birlikte ne yazık ki hiç bir kitabına vakıf değildim. Roman çalıştığını biliyordum ama en çok isim yaptığı kitapları denemelerden oluşuyordu. 

Arada hemen kısa bir bilgi verelim. Manguel'in Türkçe'ye çevrilen kitapları şunlar: 
*Okumalar Okuması (Sevin Okyay çevirisi) -Denemeler
*Geceleyin Kütüphane -İnceleme
*Kelimeler Şehri- Deneme
*Okuma Günlüğü- Deneme
*Okumanın Tarihi - Deneme
*Palmiyelerin Altında Stevenson- Roman
*Bütün İnsanlar Yalancıdır -Roman
*Hayali Yerler Sözlüğü (2 cilt)

Manguel'in daha nice kitabı ve yazar kimliği ile katıldığı faaliyet alanı var. Fakat... 
Onu Manguel yapan bir küçük ayrıntı var ki, yazılmazsa olmaz. Çizilmezse olmaz... Konuşulmazsa olmaz. Manguel 1964-1968 yılları arasında tam dört yıl Jorge Luis Borges'e kitap okumuş. Ünlü yazar Borges tamamiyle görme yetisini kaybettiğinde ona saatlerce kitap okurmuş Manguel. Ve ardından 'Borges'in Evinde' isimli kitabı yayımlamış. Borges'in kitaplarını satın aldığı kitapçının bir çalışanıymış Manguel. Onunla geçirdiği kıymetli zamanlar da Manguel'e  yazarlık yolunda ışık olmuş. 
Şimdi siz olsanız bu yazarın söyleşisine koşarak gitmez misiniz? 
Ben de öyle yapıyorum. O gün şansa İstanbul'un kara teslim olduğu, okulların tatil edildiği ve karlı buzlu yolların terk edilip, insanların bahçelerinde kardan adam yapıp ardından evlerine girip ısınmaya çalıştığı bir gün. Kar buz dinlemeden Üniversite'ye doğru yola çıkıyorum. Güney Kampüs'ün içerisindeki Rektörlük Binası'nın merdivenlerinden kaymadan inmeye çalışırken benimle aynı anda merdivenin diğer tırabzanına tutunarak aşağı inmeye çalışan biri dikkatimi çekiyor. Fötr şapkası ve pardesüsü ile Manguel yanı başımda. 
Ona baktığımı görünce iki kelimeyle laf atıyor, gülümsüyorum sadece. En sevdiğim yazar modeli. Okurla barışık, sıcak ve espirili. 
Salondan içeri girdiğimde erken geldiğim için hemen önlere kuruluyorum. Yanı başımda bir diğer hayran olduğum yazar, aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi'nin hocası 'Murat Gülsoy'.  Onunla da selamlaşıyoruz. Harika bir duygu. Söyleşinin başlamasına yakın salon tıklım tıklım doluyor. İnsanlar merdivenlerde ve yerlerde oturuyor. 'Kara rağmen geldiniz, teşekkür ederiz' diyor moderatör. 
Manguel' Sıradan bir Kanada günü' olarak yorumluyor yerlerdeki karı. 
Moderatörün ilk sorusu 'okuma alışkanlıkları' hakkında. Yazar 4000 kitaplık kütüphanesini anlatıyor önce. Ardından metodsuz ve dağınık bir okuma sistemi olduğundan bahsediyor. Tabii ki seçici davranırmış, tabii ki her eline geçen kitabı okumazmış, ama sınırsız ilkesiz bir okur olduğunu da ilan ediyor. 'Kütüphanemdeki kitaplarımın hepsini okumaya ömrüm yetmeyecek biliyorum' diyor. 
Benzer bir yaklaşımı yazarlık dersleri alırken Mario Levi'de görmüştüm. 'Ortalama 30 yıl daha yaşasam, senede xxx kitaptan, toplam şu kadar daha kitap okuma hakkım kaldı, neden sevmediğim şeylerle geçiştireyim ki?' diyordu. Yaş ilerleyince ve okunacak kitapları listesinin sonu gelmeyince böyle ince hesaplara girmek bir yazar hastalığı sanırım. 
Manguel, beğenmediği bir kitap oldu mu hemen 2. sayfasında o kitabı terk ettiğini belirtiyor. Daha sonra o kitaba ikinci bir şans vermeyi de ihmal etmiyormuş. Sevdiği yazarları külliyat halinde okur, özdeşleştirdiği yazarların tüm eserlerini takip edermiş. Tam da bu konuşma arasında 'Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur isimli kitabını severek okuduğunu da söylemeyi ihmal etmiyor. 
Tabii ki bu kadar çok okuyan ve kütüphaneler üzerine çalışmalar yapan bir yazarın 'en sevdiği kitap' vardır değil mi? Tahmin edin hangisi?
Alice Harikalar Diyarında onun yüreğine dokunan bir kitapmış. Alice'in maceralı yolculuğundan örnekler vererek aslında ne kadar 'deli erişkinler' le dolu bir dünyada yaşadığımızı, Alice'in ise bu kadar 'deli erişkin' arasından nasıl kurtulduğunu ve dünyayı nasıl bir mantıkla algıladığını anlatıyor. 'İşte bu bizim dünyamız' diyor. - ''We live in a world of crazy adults, too''
*
Konuk yazar olunca, konu da mutlaka dönüp dolaşıp sansüre geliyor. 
''Tabii ki sansür yiyeceğiz, marangoz değiliz ya, yazarız biz. Bu dünyada en çok sansürü sanatçılar ve yazarlar yer. Çünkü onlar soru soranlardır. Sansür uğruna yazarlar ölür, kitaplar yakılır ama yinede ve yinede Sansür asla işe yaramayan bir şeydir, çünkü 'metin her zaman kurtulur' (Text survives)'' diyor yazar. 
'Binlerce kitapla dolu bir kütüphanede mutlaka yüreğinize hitap edecek bir kitap veya kitabın içerisinden bir paragraf vardır' diyor 've bu metin sizin en gizli sırrınızı ortaya çıkaran, en güçlü güdünüzü anlatan, en derininizde sakladığınız duygunuzu açığa çıkaran bir metindir' diye devam ediyor. O kitabı mutlaka bulmamızı öğütlerken gözleri parlıyor. Ona tüm bunlar yaşatan kitabın hangisi olduğu sorulduğunda 'bu çok özel' bir soru diyerek yanıtlamamayı tercih ediyor. 
Konuşması boyunca bize Borges'ten (İspanyolca ve İngilizce) şiirler okuyan yazar konuşmasının bir yerinde hafızasının artık ezberlere yetmediğini, küçücük bir çocukken Alman dadısının ona öğrettiği en saçma ve en komik Almanca ninnileri bile ezbere bilirken, son zamanlarda artık hiç ezber yapamadığını anlatıyor. 'Yapabiliyorken yapın' derken Emerson'dan bir örnek veriyor. Emerson'un yaşlılığında Alzheimer'ı ilerleyince kızı babasına ait metinleri önüne getirirmiş, Emerson da 'ohh very good- çok güzel, kim yazdı bunları?' dermiş. 
'İşte hayat bu kadar acı' diyor. Her sabah 6.00'da kalkıp beyin jimnastiği adına mutlaka 30 dakika Dante okuması yaparmış Manguel. 'Defalarca uğraştım ezberlemeye, olmadı' diyor. Senelerdir her sabah inatla Dante okumaya devam ediyor. 
Son bir bilgi daha... Manguel'in Türk okurlarını çok heyecanlandıracak bir projesi daha varmış. Yapı Kredi Yayınları, kendisinden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 'Beş Şehir' ini kendi bakış açısıyla yeniden yazmasını istemiş. O an orada bulunan izleyicilerin hiç biri aslında projenin tam olarak ne anlama geldiğini anlayamadı. 'Bursa'ya, Konya'ya gittiniz mi ki?' diyenler oldu. 'Gitmeden nasıl yazacaksınız?' diyenler oldu. 
Yazar sadece gülümsedi ve 'Tanpınar bildiği noktadan ben ise bilmediğim noktadan yazıyorum, değişik bir şey yapıyoruz, sabırla bekleyin' dedi. 
İşte şimdi anladınız mı bir yazar söyleşisine niye heyecanla gittiği mi? Bu kadar güzel bir bilgi birikimini okumakla edinemezdim, hatta belki Manguel benim için bir kaç yıl daha kenarda duracaktı, ben başka okumalarımı yaparken o keşfedilmeden öylece duracaktı. 

NOT: Bu yazıyı yazmamı benden isteyen Gülsen Hocam'a teşekkür ederim. Böylece artık Manguel'i hepimiz hatırlayacağız. Yazıyı yazarken de çok keyif aldım. Belki de artık bu blogun kaderinde bir 'Edebiyat Blogu' olmak vardır, ne dersiniz? 

Sevgiyle kalın... 

İrem :) 





















Friday, December 12, 2014

Uzun bir ara ve hayatın getirdikleri...

Aylar geçmiş, tek bir yazı yayınlamamışım. Üzüldüm. Blogumu bu kadar boşlamamalıyım, dile kolay üç seneyi aşkın bir emek var ortada. Yazdım, çizdim, yayımladım. Ara sıra zırvaladım, yayımlandım. 
Yeri geldi saçmaladım. Siz yine de bana olan güveninizi yitirmediniz ve beğenmeye devam ettiniz. 
Bazen kitap tahlilleri yazdım, bazen annelik anılarımı, bazen birine çok içerledim ve iç döktüm. Siz yine ve yine beğendiniz. 
Bu blogu ilk kez açtığımda (tahmini 4-5 sene önceydi) sadece kendim için yazarım diyordum. Bir gün kıymet verdiğim bir arkadaşım facebookunda aniden paylaşıverdi siteyi. Şaşkına döndüm, utandım, kızdım, ne diyeceğimi bilemedim. 
'Bu sitede yazılanlar okunmayı hak ediyor' dedi bana. Belki de haklıydı. 
Bu kez daha çok yazdım. En çok ta 'Hayat' başlıklı yazılar okunuyordu, okunduktan sonra bir çok insan bana mesajlar veya telefonla ulaşıyordu. 'Bende aynısını yaşadım' diyenler, tebrik edenler, 'Sıkı takipçiniz' diyenler vardı. Arkadaşlarımın arkadaşları okuyordu. Bir kız arkadaşım katıldığı kitap kulübüne benim blogda yayımladığım bir kitap tahlilini basıp, herkese dağıtmıştı. 
Blogum her telden çalıyor, bir hedef kütlesi yok diye hayıflanıyordum 'ne yazsan okuyoruz' dedi dostlar. 
Herkes seferber oldu. Sağ olun var olun hep yanımda olun. 
Sitenin tıklanma sayısı bindi, onbindi derken yüz bine vurdu. Az önce bir açtım ki 244bin'i geçmiş. Beni ne kadar mutlu ettiniz desteğinizle. 
Blog sayesinde yazmayla barıştım, klavyemle barıştım, aklıma gelen fikirleri tutmayı, en önemsiz görünen bir olayın bile yazıya dökülünce devleştiğini gördüm. 
Lohusalık döneminde Sarp'ı yazdım, yaramazlıklarını yazdım, anneliğin zorluklarını yazdım, kullandığım ürünleri, Sarp' yedirdiğim mamaları bile yazdım. 
O aralar canım hayatla alakalı ahkam kesmek istemiyordu bende canımın istediği şeyi yazdım. 
Sonra...
Sonra bir gün bir roman yazmaya karar verdim. 
Daha önceki senelerde 2-3 sayfa yazıp bıraktığım girişimlerimin aksine bu kez derya oldu aktı kelimeler.
Anneannemden dinledim, arkadaşlarımın annelerinden, eşimin annesinden herkesten bir şeyler dinledim. Onlarca kitap okudum, onlarca film izledim, onlarca şarkı dinledim. 
Ve bir 'mübadele' romanı yazdım. 
Bitti. 
Aylarca biriktirdiğim mübadele ve göç hikayelerini aldım, modern zamanlarda yaşayan kendi kurguladığım bir kadının hikayesine bağladım, ortaya güzel bir roman çıkardım. 
Roman yeri geldi sel oldu aktı, yeri geldi tıkandı, inip arkadan ittirdim. Ve bitti.
Olağanüstü güzellikte Rumeli Türküleri dinledim, muhteşem mübadele filmleri izledim. Onlarca mübadele öyküsü okudum. Tüm okuduklarım, dinlediklerim bir kelimenin içinde ya da bir noktalama işaretinde can buldu. 
Bu arada yazı atölyelerine devam ettim. Güzel insanlar tanıdım. Saatlerce sohbet ettik, tartıştık, yardımlarını asla unutamam. 
Şimdi? 
Şimdi romanım iyi editörlerin elinde. Okunuyor, inceleniyor. Tartılıp biçiliyor. Eğer yayımlamayı kabul ederlerse artık sadece bir romanım değil 'basılı' bir romanım olacak. 
Bu süreç benim için hayatımın en heyecanlı süreçlerinden biri. Her sabah heyecanla mail kutumu açıp yanıt var mı diye beklediğim öyle garip bir dönem. 
Bazen sıkıntılı, gergin... Bazense öyle neşeli...
En son beraber yazı ve öykü çalıştığım, aynı zamanda romanımı da gözden geçiren hocam Nalan Barbarosoğlu'nun değerli öğüdünü kaale aldım ve boşluğa düşmemek için ikinci romanı yazmaya koyuldum. Bugün bir baktım onlarca sayfayı geride bırakmışım bile. 
Bu işi sevdim...
Olmak istediğim yerde, yazı masamın başındayım. 
Sadece ileriye bakıyorum. 
Hayatın bana neler getireceğini bilmeden...

Güzel şeylerde oluyor bazen hayatta. Mesela yayımlanan bu küçük öykücük gibi :) 


Romanın basılsın diye beklerken aniden minik bir sürpriz yapabiliyor hayat sana.
Umarım bu uzun arayı bu iç döküşle bir nebze olsun kapatabilmişimdir.

Sevgilerimle...

İrem :) 















Bir küçük öykü...

Sevgili okurlar,
Blogumu belki aylardır ne kadar ihmal ettiğimi farkettim. Sizinle paylaşmak istediğim haber vesilesiyle yazı yayımlamaya devam edip açığı kapatmaya karar verdim. 
*
Bir elektronik dergide çıkan küçücük minicik bir öykümle baş başa bırakıyorum sizleri.
Yazı atölyesindeki çalışmalarımızdan biriydi, beğeni ve değer gördüğüne sevindim.
Keyifli okumalar

İrem 



Thursday, September 25, 2014

Ev içi güvenlik önlemleri

Bebeği henüz emeklemeye başlamış anne-babalar bilir, anlar. Hareket kabiliyeti, mobilite başladı mı evde güvenlik önlemleri derhal alınmalıdır. Sarp dokuz aylık bebek iken doktor kontrolüne götürdüğümde doktorumuz derhal evde güvenlik önlemlerine başlıyorsun diye uzun bir nutuk çekmişti. Bir de şirket önerdi bize, mutlaka arayın diye. Sadece bu iş üzerine uzmanlaşmış bir ekip evine ekspertiz yolluyor, neresi güvenli neresi değil bakıyor, bunu raporluyormuş. Biz hiç böyle işler yapmadık. Tamam sistem güzel. Ama daha da güzel bir şey varsa o da anne-baba hissiyatı. 'Şurası tehlikeli olabilir.' dediğiniz yere önleminizi derhal alın. En zararsız görünen bir kalorifer, açık unutulmuş bir cam hayatınınızı iki saniyede kaydırabilir. O yüzden aman dikkat...

Peki ne yapalım?
1. Tüm elektrik prizlerini İkea'dan alabileceğiniz basit aparatlar ile kapatın.
2. Sehpa ve masa köşelerine başını vurduğunda keskinliği yumuşatacak aparatlar takın. Yine İkea'nın el şeklindeki köşeliklerini kullanın.
3. Camlara koruyucu kilitler takın.
4. Cam önünde ki sehpa koltukları kaldırın ki üzerine çıkıp cama ulaşması daha kolay olmasın. (Gerçi benim oğlum 14 aylık olmasına rağmen basit bir tabure ya da kendi mama sandalyesi gibi bir şeyi pek rahatlıkla camın önüne sürükleyebiliyor.
5. Evinizin raflarında hele ki alt dolaplarda duran TÜM DETERJAN, EV TEMİZLİĞİ MALZEMESİ, ŞAMPUAN, DEODORANT, ŞELTOX gibi kimyasal içerikli şeyleri yok edin, en en üst rafa kaldırın veya mümkünse dışarı atın veya kilitli bir dolaba kaldırın. Ben bu işe özellikle önem verdiğim için şimdilik bütün sıvılar çamaşır makinemin üzerindeki kurtucunun da üzerinde. Tüm şampuanlar, bulaşık deterjanları (makine hapları..) buzdolabı üzerindeki kapaklı dolaplara kaldırdım. İkinci derece tehlike arz eden şeyler ise şimdilik ikeadan aldığımız kilitli basit bir dolabın içerisinde balkona kaldırıldı.
6. Alt seviyelerde ki tüm kesici, delici alet, makas, ütü (hatta üzerine devrilebilecek ütü masası, çamaşırlık gibi şeyleri kaldırın). Sarp çok haylaz olduğu için ev kazası çok yaşıyoruz, geçenlerde üzerine çamaşırlık devrildi, altında kaldı. Tatilde ise koca bir bisiklet üzerine devrildi, kendisi tam yaşam boşluğunda kalınca sıyrıksız kurtardık. Alnı, kolları, dizleri hep morluk olmaya başladı daha şimdiden. Hal böyle olunca da evde ki tüm merdiven, ütü, vileda gibi kafasına geçirebileceği her şeyi ortadan yok ettik.
7. Kapı açıldığında sokağa fırlama sorunu yaşayan bir arkadaşımın önerisi üzerine apartman merdivenine de korkuluk koymaya karar verdik.
*
Esas bana bu yazıyı yazdıran, bebekli arkadaşım Hande sayesinde keşfettiğim bir güvenlik önlemi firması. Camların tümüne kilit vurduk diyelim, ama bu seferde evde havasız kaldık. Evi havalandırmak için camı açacasınız ve ortalığı toparlamak için arkanızı döneceksiniz elbet.. Hiç riske atmayın ve direk PENDUR firmasına ulaşın derim. http://pendur.com
Sevgili dostum evine yaptırmış, o kadar memnun kalmış, ısrarla bana da yaptırmam gerektiğini söylüyordu. Her cama kilit vuracak değiliz ya! Benim ev de camdan ibaret zaten, tam 18 tane cam saydım. Kimi sürgülü, kimi balkon camı, kimi arka oda camları.
Cam güvenliği sıkıntım üzerine Pendur'dan Burhan Bey'e ulaştım. Böyle böyle bizim ufaklık 14 aylık oldu dedim. Zaten olaya aşina bir ekip. Hiç bekletmeden, uğraştırmadan ertesi gün geldiler. Hakan ve Burhan Bey bu işin mucitleri. Kendilerinin de bebekleri, çocukları olduğu için bu sıkıntıyı yaşamışlar, biliyorlar, sizi yönlendiriyorlar. 'Eskiden bizim mahallede demir yaptırırdı herkes, o demir hem maliyetli olurdu, hem de öylece kalırdı, ama pendur öyle değil, istediğin anda çıkabiliyor, hem de hesaplı' diyorlar. Güleryüzleri ile gelip toplam 2 saat içerisinde evimizin 10 adet camına parmaklıkları taktılar. Temizlik yapmak istediğinde çıkabilen bir sistem ama elini dışarı çıkarıp uzun ve zor bir bilek hareketi gerektirdiğinden bir çocuğun açabilmesine imkan yok. Arkadaşımın 9 yaşındaki oğlu da henüz açamıyormuş.
Ürünlerinin güvenliğinden emin olup, siz 'tamam beğendim' diyene kadar bir ücret almıyorlar, beğenmezseniz de demoya sayıp, bir ücret talep etmeden gidiyorlar. (ki beğenmeme şansınız yok).
Türkiye'de ve Avrupa'da tek olduklarını iddia ediyorlar, zaten ürünlerinin patentini de almışlar, ceplerine koymuşlar. Ürünleri takıp gittikten sonra nasıl bir rahatlık çöktü üzerimize anlatamam. Rahatçana camı açtık. Hava aldık, 'Sarp camın kenarına gitti eyvahh' diye koşturmadık.
Kendilerine bir de buradan teşekkür edeyim. Daha fazla bilgi için bana e-mail atabilirsiniz.
İşte ürünlerinin resimleri..



Güvenli günlerde kullanın..
sevgiler,
irem